künh.
han profil fotoğrafı

@han

merhaba yeni blog.

Anonim

💭 bir anonim dedi ki:

"Burası ne olmuş böyle"

anonim bir soru geldi

@han · 2026-08-22 18:24

alışacaksınız! adshkjgkjn

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir yeni görünüm: yeni site, blog, vs..

@han · 2026-08-22 17:55

merhaba, dost hasım hısım fark etmeksizin kayıt olabilirsiniz. blogspot ya da tumblr kullanıcıları da gelebilir, kayıt olduktan sonra içe aktar diyerek tüm postlarını yayınlarını buraya çekebilir. geliştire geliştire gideceğiz. en sonunda mobil app olacak. şimdiden yerinizi alın derim, gülücük. ha bir de, mail sunucusu henüz yok, rastgele mail girebilirsiniz şimdilik, sonra güncellersiniz, yine gülücük..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir sabah daha kalk : günaydın

@han · 2026-08-22 05:22

günaydın. evdeyim. kahvemi yaptım. daha doğrusu kahve yaptım ve şimdi onu içiyormuş gibi yaparak kendimi yeni bir güne ikna etmeye çalışıyorum; çünkü bazı sabahlar insanın uyanmasıyla güne başlaması aynı şey değil. gözler açılıyor ama ruh hâlâ yatağın içinde bir yerlerde, tıpkı kışın çorapla uyuyup kaldığım günlerin sabahlarında yatağın içinde aradığım çorabın teki gibi. tıpkı öyle evet. bana ait bir hal de öyle. yüzünü duvara dönmüş, ben bugün yokum diyor. ben de tamam diyorum, ne diyeyim başka, dengesiz.. ama kalktım işte.. perdeleri kapattım önce. dışarıyı görmek istemedim. bazen insanın güne başlamadan önce dünyayı bir süreliğine kapatması gerekiyor. perdeyi çekiyorsun, dünya gidiyor. en azından görüş alanından. apartmanlar yok, insanlar yok, arabalar yok, herkesin bir yere yetişiyor olması yok.. ev kaldı, ben kaldım, kahve kaldı. sonra spor yaptım. buna spor demek ne kadar doğru bilmiyorum. biraz perdelerin arkasında şekilden şekile girdim. kollarımı kaldırdım, eğildim, doğruldum, bir ara kendime dışarıdan bakabilseydim muhtemelen lütfen kes lütfen yapma diye kendime yalvarırdım. insan neden kendi evinin içinde sabahın köründe böyle hareketler yapar bilmiyorum; ama yaptım; çünkü bazen insanın kendini toparlaması biraz delice olmalı galiba. normal normal toparlanamıyorsan, saçma sapan hareketler yaparsın. bir kolunu havaya kaldırırsın, bir bacağını yana açarsın, birkaç saniye boyunca hayatında hiç olmadığı kadar ciddiyetle tavana bakarsın. sonra nefes nefese kalırsın. neden? bilmiyorum, ama biraz daha hayattasındır. ben galiba bugün kendimi hayata getirmeye çalışıyorum. hayata. öyle düz hayata. bugüne.. çünkü insanın kafası bazen bugünde durmuyor, dünün bir köşesine oturup bekliyor, yarına gidip orada bir şeyler kurcalıyor. bazen hiç yaşanmamış konuşmalar yapıyor, hiç söylenmemiş cümlelere cevap veriyor, olacak şeylerin provasını yapıyor. ben bugün hiçbirine gitmek istemiyorum. bugün böyle kahvemi içmek ve anı yazmak istiyorum. biraz özlem, biraz hayıflanma, biraz olmasını istediğim gibi.. evin içinde biraz daha dolanmak, belki bir şeyler yemek, belki yine spor diye saçmalamak. belki perdeyi açmak, belki açmamak. bilmiyorum. yine bilmemekle yoruldum, spor da neymiş. her şeyi sabahın yedisinde bilmek zorunda değiliz zaten. bence günaydın demek de biraz bunun için, her şey güzel olduğu için değil. hatta her şey yolunda olduğu için de değil. sadece yeni bir gün geldiği için.  sadece bir gün en güzel ihtimallere yine açılmak için, bir gün kavga etmeden konuşmak için falan.. ihtimaller öyledir canım. durduk yere, bak, geldim diyor. ben de buradayım diyorum. tam olarak hazır değilim, saçlarım dağınık, duştan yeni çıkmışım falan, bu kısmı kahveyle doldurdum bugün, ama buradayım. soğuk duş için çok motive değildim, ama kahvem var. çok enerjik değilim, ama biraz önce evin ortasında insan anatomisine aykırı hareketler yaptım. çok umutlu değilim, ama perdeler hâlâ kapalı ve dışarıdaki dünyanın bugün benden ne istediğini henüz bilmiyorum. yazmak istediğim gibi yazamayınca aşk acısı çekiyormuşum gibi hissediyorum ya, saçmalık. neyse. hem bu da bir başlangıç sayılır. belki birazdan açarım perdeleri. belki güneş girer içeri. çok ihtiyacımız varmış gibi. belki de girmesine izin vermem. bazen insanın kendi evinde kendi havasını yaratması gerekiyor.. neyse, sıkıldım. kahvem soğuyor, bu daha ikinci. ben de biraz kendime geliyorum zaten. bugün ne olacak bilmiyorum, ama olsun. bugün olsun. günaydın.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir şeylere inan: en gerçek yalan

@han · 2026-08-21 09:33

kendini kandırmalı insan bazen. bence bunu yeterince konuşmuyoruz. sanki her zaman gerçeği bilmek, gerçeği kabul etmek, gerçeğin karşısında dimdik durmak falan çok asil bir şeymiş gibi davranıyoruz. değil. bazen insanın dimdik duracak hali olmuyor. bazen dizlerinin bağı çözülüyor, bazen kalbi saçma sapan bir şey yapıyor, bazen de sabah uyanınca hayatın devam ediyor olmasına içerliyor. o zaman kandıracaksın kendini. seviyorsan sevmiyormuş gibi davranacaksın mesela, çok özlediysen hiç özlememişsin gibi, birini bekliyorsan beklemiyormuşsun gibi, telefonuna bakıp duruyorsan telefonunu sadece saate bakmak için eline almışsın gibi.. ne olacak? insan kendini kandırınca ölmüyor.l ya. hatta bazen tam tersi. bazen insan kendine söylediği küçük bir yalanın içinde birkaç gün daha yaşayabiliyor. "geçecek.." geçmeyeceğini biliyorsun, ama diyeceksin işte. "birazdan geçer.." geçmeyecek. "yarın daha iyi olur.." belki olmayacak. "ben bunu artık düşünmüyorum.." düşüneceksin; ama söyle; çünkü her gerçeğin aynı anda taşınması gerekmiyor. bazen gerçeğin bir kısmını cebine koyup geri kalanını evde bırakman gerekiyor. yoksa dışarı çıkamıyorsun. ben mesela bazen çok iyiyim diyorum. değilim. ama "iyi değilim" demenin de bazen insanın üzerine gereksiz bir ağırlık bıraktığını düşünüyorum. herkes bir şey soruyor sonra.. ne oldu, neden oldu, ne zamandır böyle, düzelecek mi.. üööeff bilmiyorum kardeşim. iyiyim de geç. iyi olayım bari. bir süreliğine. insan bazen kendi söylediği yalana inanmayı da hak ediyor. gülmüyorsan gülüyor gibi yap. ilk başta çok saçma geliyor. sonra bir bakıyorsun gerçekten ağzının kenarı yukarı çıkmış. bir şey değişmiş mi? hayır, ama yüzün biraz daha katlanılabilir olmuş. özlüyorsan özlemiyormuş gibi yap. sonra bir gün gerçekten daha az özlediğini fark ediyorsun. korkuyorsan korkmuyormuş gibi yürü. ellerin titrerken cebine sok ellerini. kalbin deli gibi atarken "bir şey yok" de. bazen beden, zihnin söylediği yalana ayak uyduruyor.. bak, bütün mesele budur bazen. insan kendisini ikna ede ede iyileşiyor biraz. önce rol yapıyor. sonra role alışıyor. sonra bir bakıyor, rol yaptığı şey olmuş. ben artık onu sevmiyorum. ben artık korkmuyorum. ben artık beklemiyorum. ben artık iyiyim. bunların hiçbirini ilk söylediğinde gerçekten bilmiyorsun. sadece söylüyorsun; çünkü başka türlü söyleyemiyorsun. hatta bazen ölüyorsan bile ölmüyormuş gibi davranmalısın. kalk. üstünü giy. perdeyi aç. su iç. bir yere yetiş. birini dinle. bir şeye gül. çok sevdiğin bir şarkıyı aç. bir şey yap. hiçbir anlamı yokmuş gibi hayatına devam et. çünkü hayat bazen insanın ikna olmasını beklemiyor. sen hazır olana kadar durmuyor. sen iyileşene kadar sabahı ertelemiyor. sen vazgeçene kadar kapıyı kapatmıyor. o yüzden bazen kandır kendini. biraz. zarar gelmez. "iyiyim" de. belki değilsindir, ama bir gün gerçekten olursun.. o gün dönüp baktığında seni oraya getiren şeyin ne olduğunu bile anlayamazsın. belki bütün o yalanların. belki her sabah yeniden söylediğin o küçücük cümlenin; bugün de geçer. bilmiyorum geçer mi, ama insan bazen bilmeden de inanmalı. başka türlü nasıl kalkacağız yataktan?

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir erken dönüş : birazdan hallederim

@han · 2026-08-20 13:00

ofisten çıktım, eve geldim. bugün erkenciyim. bunu söylemek bile biraz tuhaf geliyor; çünkü bugün direkt eve geldim; çünkü akşam yine ofise geçecek gibiyim. güzel bir düzen kurmuşum kendime, tebrik ederim. insan kendi hayatını sabote etmek için de disiplinli olabiliyor demek ki.. bir başlangıç için sabahlama zamanlarına döndüm. aslında bu şekilde çalışmayı seviyorum. gecenin bir yerinde herkes susmuş oluyor, telefonlar susuyor, mesajlar azalıyor, kimse bir şey istemiyor, kimse bir şey sormuyor. ekranların ışığı var sadece. insan o saatlerde daha iyi çalışıyor gibi geliyor bana. belki gerçekten daha iyi çalışıyorum, belki de sadece herkes uyurken kendimi daha üretken hissediyorum. bu doğru; çünkü enerjimi sömüren kimse olmuyor pek. ikisi arasında çok büyük bir fark yok zaten, ama uykusuzum. bayağı uykusuzum. o yüzden eve biraz uyumaya geldim. evet, çok saçma, biliyorum. şu an uyuyacağım. halbuki bu zamanı çalışarak geçirebilirim. çalışsam belki birkaç işi bitiririm, sonra sabahlarım, sonra yarını da hiç ederim, sonra yarın akşam yine "neden bu kadar yorgunum?" diye düşünürüm. mükemmel plan.. kendime zarar vermeden kendimi yormanın yollarını buluyorum resmen. şimdi yatağa uzanıp biraz uyuyacağım. aslında kafamda bir sürü şey var. "uyuma, çalış" diyen bir tarafım var. "siktir et, uyu" diyen başka bir tarafım var. ikisi de benim. biri patron gibi konuşuyor, diğeri annem gibi. ortada da ben varım, gözlerim kapanıyor. acaba bu uyku geçici bir kaçış mı? yoksa gerçekten ihtiyacım olan şey mi? bilmiyorum. zaten insan yorulunca her şeyi dramatik bir soruya dönüştürüyor. su içmek bile hayat tercihi gibi geliyor. bugün erken çıktım ya, sanki günün içinden bir parçayı çalmışım gibi hissediyorum. halbuki eve geldim sadece. çantayı bıraktım, ayakkabıları çıkardım, üstümü değiştirdim. ev sessiz. blog kapalı. insanlarla iletişimim de kapalı. şahsi blogu kapatınca fark ettim, ben galiba sosyal hayatımın bir kısmını da oraya koymuşum meğer. kimseyle konuşmuyorum, ama bloga yazınca sanki birileriyle konuşmuşum gibi oluyordu. şimdi o da yok gibi. okumak için çabalayan olmaz diye düşünüyorum.. evde tek başıma oturuyorum ve kafamın içindeki herkes sıraya girip bana bir şey anlatıyor. biri "çalış" diyor, biri "uyu" diyor, biri "blogu aç" diyor, biri "sakın açma" diyor, biri "yarın ne olacak?" diye soruyor, biri de hiçbir şey söylemeden öylece yüzüme bakıyor. ben de hepsine aynı cevabı veriyorum: birazdan. birazdan uyuyacağım. birazdan kalkacağım. birazdan çalışacağım. birazdan blogu açacağım. birazdan hayatımı düzene sokacağım.. birazdan. ne güzel kelime şu birazdan. insanın bütün sorumluluklarını birkaç saatliğine içine koyabiliyor. birazdan hallederim, birazdan bakarım, birazdan uyurum, birazdan çalışırım, birazdan iyi olurum.  şimdi düşünüyorum da belki de benim bütün hayatım birazdanlardan oluşuyor.. ama olsun. bugün erkenciyim. eve geldim. uykusuzum. akşam yine ofise gideceğim muhtemelen. bir başlangıç için sabahlama zamanlarına dönmüşüm, belli ki kendime yine geceyi gündüzden daha çok sevdirmeye çalışıyorum. ben geceleri seviyorum. herkes uyurken bir şey üretmek, kimse bir şey beklemiyorken bir şey yapmak hoşuma gidiyor; yalnızlığın da bir düzeni var çünkü. gecenin yalnızlığı daha sakin. gündüzün yalnızlığı insanın yüzüne bakıyor. geceki yalnızlık ise yanına oturuyor. şimdi o yanımda oturuyor. ben de yatağa uzanıyorum. bir şeyler yazıyorum uykumu getirsin diye. blog kapalı, bilgisayar kapalı, dünya şimdilik kapalı. biraz uyuyacağım. sonra kalkıp yine ofise gideceğim. sonra sabahlayacağım. sonra yarını hiç edeceğim. sonra muhtemelen bütün bunlardan şikayet edeceğim. sonra yine aynısını yapacağım; çünkü bazı huylar insanın hayatına yerleşince mobilya gibi oluyor, yerini değiştiremiyorsun. en fazla tozunu alıyorsun. neyse.. gözlerim kapanıyor. çok konuşmayayım. biraz uyuyayım. belki uyanınca her şey çözülmüş olmaz, ama en azından kafam biraz daha sessiz olur. blog kapalı mı bakayım, evet kapalı. aynı şeylerim etrafında dönüp durmuşum yazı boyunca. neyse. akşam görüşürüz yine. şimdi uyumaya gidiyorum. yarını da hiç etmek üzere.. _ edit ve son dakika: ömer bay sağolsun, gece çalışmasını iptal ettirmiş. eve erken gelmem yanıma kar kaldı ahahhahah

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir öğle arası: kapısı kilitli, ışığı açık

@han · 2026-08-20 09:36

saat tam on iki. günaydın mı desek, tünaydın mı, hiçbirine karar veremeyecek kadar günün ortasındayım. blogumu açtım azıcık. yani tam açmadım, girişlere kapattım. şahsi blog böyle bir şey işte güzelim. orada olduğunu biliyorsun, yerini biliyorsun, hatta bazen ışığı yanıyor, içeride birileri varmış gibi geliyor ama kapıyı açamıyorsun. tamam, bir takım açıkları var, okumak isteyen bir şekilde okur zaten. internet denen şey de böyle bir yer. ben sadece biraz perdeyi çektim. biraz böyle olsun istedim.. yemek söyledim. kahvaltı bile yapmadığım için kahve üstüne kahve içtim, şimdi midem "sen ne yapıyorsun?" diye bana bakıyor. ben de ona "birazdan yemek geliyor" diyorum. insanın kendi kendine böyle konuşması da şahsi blog gibi bir şey aslında. kimse görmüyor, ama sen orada olduğunu biliyorsun. neyse, yemeğim gelene kadar yazıyorum; çünkü beklemekten daha kötü bir şey varsa o da açken yemek beklemektir. insan o sırada hayatının bütün kararlarını sorguluyor. acaba neden kahvaltı yapmıyorum? neden iki üç kahve içtim? neden üçüncüyü de yaptım? neden blogu kapattım? neden biraz açtım? neden hâlâ birilerinin gelip gelmediğini merak ediyorum? sonra diyorum ki, aman han, sana ne. herkes kendi hayatının içinde bir yere yetişmeye çalışıyor zaten. benim de yetişmem gereken yer kendi içim galiba, ama oraya da navigasyon çıkmıyor. nasıl ipucu ama.. bugün iyiyim bu arada. gerçekten iyiyim. sadece biraz açım, biraz uykusuzum, biraz da kafamın içinde gereğinden fazla sekme açık. hepsini kapatmaya çalışınca başka biri açılıyor. bir tanesinde blog var, bir tanesinde kahve, bir tanesinde yemek siparişi, bir tanesinde "acaba biri geldi mi?" diye bakmak var. onu da kapatıyorum. sonra beş dakika sonra tekrar açıyorum. ne yapayım, insan bazen kendi kendine yakalanıyor. şahsi blog dediğin de biraz böyle değil mi zaten? insanın kendisine yakalandığı yer. başkalarına anlatamadığı şeyi buraya gelip iki cümleyle söyleyiveriyor. sonra da sanki çok önemli bir şey yapmış gibi rahatlıyor. ben de rahatladım biraz. blogu girişlere kapatınca garip bir huzur geldi. kimse okumuyor diye değil ama.. okuyamayacaklarını bilmek bile bazen insanın omuzlarını indiriyor. cümleleri düzeltmek zorunda değilsin, ama hala noktalamalara dikkat ediyorum, vurgulara uğraşıyorum falan, ama alışkanlık olmuş artık, hem daha güzel görünmek zorunda değilim.. düşüncemi toparlamak zorunda değilim.. saçmalayabilirim. aynı şeyi üç kere söyleyebilirim. cümlenin ortasında vazgeçebilirsin. hatta "neyse" deyip başka konuya geçebilirim. tanıdık geldi mi? bak şimdi yaptığım gibi. neyse.. yemek hâlâ gelmedi. kahvem bitti. üçüncü kahvenin fincanı masada duruyor. dördüncüyü yapmayacağım dedim, ama kendime güvenmiyorum. bugün ofis de sessiz. bazen bu sessizliği seviyorum. bazen de ofisin duvarları biraz fazla yakınımdaymış gibi geliyor. sonra pencereye gidiyorum. dışarı bakıyorum. herkesin bir işi var gibi. biri arabaya biniyor, biri poşet taşıyor, biri telefonla konuşuyor, biri kaldırımda hızlı hızlı yürüyor. ben de burada yemek bekliyorum. hayatın çok büyük meseleleriyle aynı anda çok küçük meseleleri taşıması hoşuma gidiyor. insanın kalbi kırıkken de acıkması mesela.. filan falan.. canım sıkkınken de çamaşır makinesini çalıştırmam gerekiyor misal. birini özlerken markete gidip domates alabiliyorsun falan. dünyayı sorgularken kargon gelir ya bazen, hayat çok ayıp bir şekilde devam edebilir.. bu cümleyi yazamadım sanırım, ama sikerler. çok da umrumda. şahsi blogum sonuçta.. belki de güzel tarafı bu. her şeyin devam etmek için senden izin istememesi.. bugün de devam ediyoruz işte. blog biraz kapalı, ben biraz açık ya da tam tersi. hangisi daha doğru bilmiyorum. sadece öğlen on iki olmuş, hatta neredeyse on iki buçuk olmuş bak.. ben kahvaltı yapmamışım, kahve içmişim, yemek söylemişim ve yemeğim gelene kadar kendime birkaç paragraf yazmışım. gayet normal bir perşembe. birazdan kapı çalacak. yemeğimi alacağım.. sonra belki blogu tekrar kapatırım, belki biraz daha açık bırakırım. belki biri gelir, belki kimse gelmez. zaten bugün bunun cevabını aramıyorum. bugün sadece buradayım. şahsi blogumda. kapısı kilitli, ışığı açık. yerini biliyorsunuz, ama gelmiyorsunuz nasılsa.. açamıyorsan da canın sağ olsun. ben içerideyim. yemeğim de geldi şimdi. daha ne olsun.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir gece günlüğü: kapalı değil, kilitli

@han · 2026-08-20 01:29

merhaba kendim. blogumu kapatmak yerine sadece kilit vurdum. günlükler biraz öyledir canım, hatta bazılarında minik bir kilit olur. bilirsin. biraz tadım kaçtı benim. bloguna gelmeyeceğim diyen kişinin ara ara geldiğini biliyorum.. ya da bilmiyorum, sadece histir bu belki, ama benim süper güçlerim var, çekimleri hissederim. ona çekiliyorum hâlâ. kim olduğunu bilmeme gerek yok, sadece hissediyorum. bunu kendime yazıyorum, ama kendim bile anlamıyorum şu an.. hatta şu an uykum gelsin diye yazıyorum. tıpkı tumblr'daki #uyumakiçinyaz serilerim gibi. hem içimdekileri söyleyeyim hem uykum gelsin, iki taşı bir kuşla ya da tam tersi, hiç bilmiyorum artık hangisi öncelik. neyse zaten bloguma gelenlerim bile azaldı. belki de kilit iyi bir fikirdi bu yüzden, kimse okumasın diye değil, ben rahat yazayım diye; çünkü biliyorsun ya, birinin okuyacağını bilmek cümleleri değiştiriyor, kelimeler bile başka bir yerden geliyor sanki, daha temiz, daha "sunulabilir" bir yerden. ben o yeri istemiyorum şu an. ham olanı istiyorum.. gündüzleri iyiyim gibi davranıyorum, akşam olunca bilgisayarın ışığı yüzüme vuruyor ve birden hiç iyi olmadığımı hatırlıyorum. tuhaf bir şey bu, sanki gündüz kendimi kandırıyorum, gece ise kandıramıyorum. belki de gece daha yazık bir saat, kimse yalan söyleyemeyecek kadar yorgun oluyor falan, ama günaydın ezgi, sen de farkındasın değil mi, bazı geceler insanın içindeki bütün odaların ışıkları açık kalıyor, hangisine girsen başka bir düşünce oturmuş bekliyor. birinde eski bir mesaj var, birinde hiç gönderilmemiş bir mesaj, birinde "acaba geldi mi?" diye yenilediğin o sayfa, birinde de hiçbir şey yok, sadece sen varsın ve duvara bakıyorsun.. günaydın irem, kalk, perdeyi aç, dışarıda dünyanın hâlâ dönüyor olduğunu gör. markete gideceğiz, ekmek alacağız, belki çikolata da alırız; çünkü bazen insanın kendisini hayatta tutmak için çok büyük sebeplere ihtiyacı yoktur, bazen sıcak ekmek yeter, bazen sokaktan geçen bir kedinin sana iki saniye bakması yeter, bazen de hiç tanımadığın birinin bloguna gelip sessizce yazını okuması yeter.. günaydın nalan, sen üzgünsün değil mi? belli etmiyorsun, ama ben biliyorum. herkesin içinde "iyiyim" deyip eve gelince ayakkabılarını bile çıkarmadan yatağın kenarına oturuyorsun, zihin hep öyle çünkü. telefonunu eline alıp hiçbir şey yazmıyorsun, sonra ekranı kapatıp tekrar açıyorsun, sanki karşındaki insan o sırada fikrini değiştirip sana yazacakmış gibi. yazmayacak nalan. ben olsam yazmam. hem o belki yazacak, bilmiyorum. senin buna inanmana gerek yok, zaten insanı en çok yoran da bu bilmiyorumlar değil mi? kesin bir cevap olsa üzülürsün, biter; ama böyle olunca kapının önünde bekleyen biri gibi kalıyorsun.. günaydın zuhal, kahveni koy, camı aç, yağmur varsa yağmuru dinle, güneş varsa güneşe bak. hayatın bütün cevaplarını bulmak zorunda değilsin bugün.. aylin, sen kızgınsın. hatta bayağı kızgınsın. birinin sana "gelmeyeceğim" deyip sonra ara sıra gelip gitmesine kızıyorsun belki, belki de asıl kızdığın kendin; çünkü hâlâ hissediyorsun. insan birini unutmaya karar verince kalbin de kararını uygulayacak sanıyor, ama kalp bu, dilekçe kabul etmiyor. bazen hiç beklemediğin anda aynı çekimi tekrar hissediyorsun, "işte bu" diyorsun, sonra kendine kızıyorsun. neyse aylin, bırak kız biraz. her şeye güzel anlamlar yüklemek zorunda değilsin. bazen "allah belasını versin" de, sonra git pencerenin önünde bir sigara iç, gökyüzüne bak ve biraz sakinleş. çünkü kızgın olmak da insan olmanın bir parçası. nilay, sen de fazla düşünüyorsun. biliyorum. bloga kim gelmiş, kim ne okumuş, kim neden gelmiş, kim neden gelmemiş, kim bir zamanlar "gelmeyeceğim" demiş, meraklı şey. şimdi gelip uzaktan bakıyor mu, bakmıyor mu.. bırak nilay. belki geliyor, belki gelmiyor.. belki sadece hissediyorum, ama benim süper güçlerin var, çekimleri hissediyorum ya hani.. o yüzden sende bazen hissettiğin şeyi kanıtlamak zorunda değilsin. hâlâ oradaki çekimi hissediyorum, uzaktan da olsa.. bazen bir şehrin havasını değiştiren şey de bu değil mi, insanın bilmediği, ama var olduğunu bildiği bir çekim. gelmiyor mesela hiç, mesaj da atmıyor, ama ara sıra buraya uğradığını biliyorum sanki tenimle.. paranoyak değilim, sadece duyarlıyım fazla. ikisi bazen aynı şeye benziyor ama değil. bazı şeylerin ispatı olmaz. bir şarkı çalar ve birini hatırlarsın. bir sokaktan geçersin ve yıllar önceki bir günü hatırlarsın. bir bloga bakarsın ve birinin hâlâ orada olduğunu hissedersin. hepsi bu. amine, sen şimdi uyumak istemiyorsun. biliyorum. kafanın içinde hâlâ konuşan insanlar var, ama sen artık onları duymak istemiyorsun. biraz sessizlik istiyorsun. dünya hareket etmek için senden açıklama beklemesin istiyorsun. kimse "neden böyle yaptın?" diye sormasın, kimse "neden kapattın?" demesin: çünkü bazen blogu kapatmazsın, sadece kapısına küçük bir kilit takarsın. günlükler biraz öyledir mine. bazı sayfalar herkes için değildir. bazı cümleler sadece gece üçte yazılır ve sabah okununca insan "ben bunu niye yazmışım?" der. ben de diyeceğim muhtemelen. hatta şu an bile diyorum, ama olsun. bloguma gelenler azaldı diye blogun anlamı bitmiyor. bir zamanlar çok kişi okudu diye daha gerçek değildi, şimdi az kişi okuyor diye daha sahte de değil. belki bir kişi geliyor. belki o kişi sensin. belki hiç tanımadığım biri. belki de gerçekten o kişi geliyor. bilmiyorum. sadece hissediyorum ve ben hissettiğim şeyleri bazen kanıtlamadan da sevebiliyorum. şimdi kendime şunu söyleyeyim, uyu. yarın sabah her şey aynı olmayabilir, ama büyük ihtimalle dünya yine aynı dünya olacak. güneş doğacak, insanlar işe gidecek, otobüsler dolacak, birileri kahvaltıda peynir seçecek, birileri sevgilisinden mesaj bekleyecek, birileri eski bir şarkıyı açıp ağlayacak, birileri de benim bloguma uğrayacak. belki sen de uğrarsın. belki o da. belki hiç kimse gelmez. olsun. kapı kilitli diye ev yok olmuyor değil mi.. ben de buradayım bak.. biraz kırgın, biraz meraklı, biraz uykulu. hâlâ bir yerlere çekiliyorum. kim olduğumu bilmeden, nereye gittiğimi bilmeden, sadece hissederek. benim süper güçlerim var ya, çekimleri hissederim. şimdi de gözlerim kapanıyor artık, yatağın çekimine kapıldım. tam istediğim gibi. yazdım, biraz boşaldım, biraz da uyumak için bir bahane buldum kendime. iyi geceler kendim. iyi geceler bilmediğim ama hissettiğim kim olursan.. blogum kapalı değil.. sadece kilitli. anahtarı da gizli. günaydın dünyanın bütün sabahları. biraz uyumalıyım şimdi.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir aksilik: saat on bir altmış dört, hayattayız, hadi bir daha..

@han · 2026-08-19 09:41

saat 11:64. evet, saat on bir altmış dört. bunu bilerek söyledim; çünkü bugün normal bir gün değil ve normal bir günmüş gibi saat söylemenin de şu saatten sonra kimseye bir faydası yok. ofisteyim. sabahtan beri buradayım ve sabahtan beri bir şeyler ters gidiyor. daha doğrusu bir şeylerin ters gitmesini bekliyorum artık; çünkü insan arka arkaya yeterince aksilik yaşayınca aksilik artık aksilik olmaktan çıkıyor, günün karaktersizliği oluyor. böyle densiz, böyle hayvanat bir gün.. bak sabah geldim, bilgisayarı açtım, kahvemi aldım tamam mı, daha kahvenin ilk yudumunu içerken bir şey çıktı. tamam dedim. hallederiz. sonra başka bir şey çıktı. onu da hallederiz. sonra bir tane daha. onu da hallederiz. sonra baktım, ben burada neyi hallediyorum acaba? hayatı mı, işi mi, bugünü mü, yoksa yalnızca bir sonraki beş dakikayı mı? neyse. hayattayız nasılsa.. zerre gülümsemiyorum tabii. masamın başında oturmuş, bilgisayara bakıp insanlığın bana yaptığı şakaları anlamaya çalışıyorum. bir şeyler yetişmesi gerekiyor, bir şeyler bekliyor, birileri arıyor, birileri yazıyor. birinin söylediği başka, diğerinin anladığı başka. bir işi yapıyorum, tam bitecek, başka bir iş onun üstüne atlıyor. bilgisayarın başında otururken kendimi bilgisayarın içinde yaşayan küçük bir memur gibi hissediyorum bazen. ekranın bir köşesinde bir şey yanıp sönüyor, diğer köşesinde başka bir şey. sen birini kapatıyorsun öbürü açılıyor. tam "tamam" diyorsun, yeni bir bildirim geliyor. hay sikeyim diyorsun, sonra onu da hallediyorsun; çünkü ne yapacaksın? masadan kalkıp gökyüzüne mi bağıracaksın? bağırırsın gerçi, ben bağırırım, ama gökyüzünün de bugün benimle uğraşacak hali yok. toplantılar vardı. bazıları gerçekten gerekliydi, bazıları ise toplantı yapılması gerektiği için yapılmış toplantılardı. insan bazen bir toplantının içinde otururken toplantının bitmesini aklından hiç geçirmeden de toplantının hiç yapılmamış olmasını dileyebiliyor. amk görgüsüzleri, sanki çok bok yiyorsun da toplantı diye kuduruyorsun. bulduğu şey de yapay zekadan çalıntı.. biz de embesilleriz ya.. bugün birkaç kez bunu dedin. sonra bir şeyler konuşuldu, kararlar alındı, notlar tutuldu. gayet profesyonel, gayet ciddi, gayet olması gerektiği gibi.. yersen. içimden de "ben şu an neden bu kadar ciddi bir insanım?" diye sordum. bilmiyorum. belki büyüdük. belki yaşlandık. belki de artık insanın içinde "hay sikeyim" derken dışarıya "elbette, değerlendirelim" deme yeteneği gelişiyor. bu da bir yetişkinlik belirtisi herhalde. sabah bir noktada kahvemi koydum ve masaya döndüğümde kahvenin de soğumuş olduğunu gördüm. kahveyi bile yaşatamadım bugün. sonra bir mail gelmiş. onu cevapladım. başka bir mail geldi. bu kadar hızlı olması çok tuhaftı.. bilirsiniz. onu da cevapladım. telefon çaldı. onu açtım. başka biri aradı. onu da açtım. bir ara telefon elimde, bilgisayar önümde, kafam başka yerde öylece kaldım. insanın bazen beyninin "ben yokum" diye istifa edip masadan kalkıp gitmesi gerekiyor. benimki bugün birkaç kere gitti geldi. sonra geri geldi, mecburen.. çünkü iş var. bir de, bunu benden bir daha duymazsın, libidom neden iş ile yarışıyor bugün.. hayat var, faturalar var, sorumluluklar var, bir de insanın kendine verdiği sözler var, onları hiç sorma. onları zaten en son kendimiz tutuyoruz.. öğlene yaklaşırken ofiste bir sessizlik oldu. herkes kendi işine gömüldü. ben de bir an durdum. dışarı baktım. dünya gayet normal görünüyordu. arabalar geçiyor, insanlar yürüyor, birileri bir yere yetişiyor, birileri telefonda konuşuyor. kimsenin haberi yok benim bugün saat on bir altmış dörtte olduğumdan. kimse bilmiyor sabahtan beri kaç tane küçük felaket yaşadığımı. zaten hayatın en komik tarafı da bu değil mi? herkes kendi felaketinin başrolünde. senin için kıyamet olan şey, başkasının yanından geçip gittiği sıradan bir salı günü. bugün çarşamba evet. sonra, belki de mesele aksiliklerin hiç olmaması değil; çünkü olmuyorlar. mutlaka bir şey çıkıyor. yazıcı çalışmıyor, bilgisayar sapıtıyor, biri yanlış anlıyor, biri geç kalıyor, bir şey eksik çıkıyor, başka bir şey fazla çıkıyor.. insan bir yerden sonra bunların hepsini hayatın kendisi sanıyor. belki de hayat tam olarak bu zaten. kahvenin soğuması, hay sikeyim gerçekten soğumuş, toplantının uzaması, yanlış mail, eksik dosya, çalan telefon, bitmeyen iş, öğlen olduğunu fark edememek. sonra bir anda kendini pencerenin önünde bulup "ben ne ara buraya geldim?" demek, ama yine de güzel bir şey var. bütün bunların arasında hâlâ küçük şeylere sevinebiliyorum. mesela kahvem kötü olsa bile kahve içebiliyorum. dışarı çıkıp beş dakika hava alabiliyorum. bir şarkı açabiliyorum. biri saçma bir şey söylüyor, gülüyorum. biri güzel bir şey yazıyor, içim ısınıyor.. yani hayat bütün gün bana "al sana bir aksilik daha" derken ben de arada "tamam da bak şarkı güzel" diyebiliyorum. sanırım mesele bugün bu. her şeyi düzeltmek değil. her şeyi düzeltmeye çalışırken kendini kaybetmemek. saat hâlâ on bir altmış dört. gerçi artık on iki olmuştur, matematik açısından itirazı olan varsa sonra konuşuruz. ben şu an biraz daha kahve içeceğim. sonra şu işleri halledeceğim. sonra başka bir iş çıkacak muhtemelen. onu da halledeceğim; çünkü ne yapacağız başka? biraz söyleneceğiz, biraz güleceğiz, biraz "hay sikeyim", "hay sikeyim" diyeceğiz, sonra "hadi bir daha.." diyeceğiz, sonra yine bilgisayarın başına oturacağız; çünkü bazı günler başımıza geliyor, bazı günler de üstümüze geliyor, ama biz yine de burada, masanın başında, kahvemiz soğumuşken bile oturuyoruz. neyse. hayattayız. bugünlük böyle. hadi bir daha..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir yabancılık: o binayı ve bu yolu yeni yapmışlar

@han · 2026-08-18 10:53

bugün önemli bir işim vardı diye saat sekiz buçuk gibi ofise geldim. bir saat kadar acil bir toplantı yaptık. plansız gibi göründü, ama değildi, ben bunu zaten planlamıştım. birtakım kararlar alınması, birtakım şeylerin değişmesi gerekiyordu. günlerdir bunu düşünüyorum; buradaki işlerin istanbul'daki gibi yönetilmemesi gerektiğini falan.. ekiplerimiz daha oluşurken bunu söylemem gerekiyordu, söyledim. burada dört ekip yöneticisiyle yol alıyoruz şimdilik. size işimden bahsetmek isterdim, ama çok uzun olur diye es geçiyorum bunu.. hem zaten insan yaptığı işi anlatmaya başlayınca bir yerden sonra karşısındakinin gözlerine bakıp "sen bunu neden dinliyorsun?" diye sormak zorunda kalıyor. o yüzden işi işte bırakalım. boşluklarda buralardayım işte.. bu arada ekibime dahil olması gereken insanları henüz bulamadım. dün iki kişiyle kısa bir görüşme yaptım, ama yetersizdi. tıpkı istanbul'daki ofiste görüp de içimden "bunun burada ne işi var?" dediğim tiplerdendiler. insan seçmek de garip iş. birinin cv'sine bakıyorsun, deneyimlerine bakıyorsun, konuşuyorsun, sonra bütün bunların dışında bir yerde, tarif edemediğin başka bir şey karar veriyor senin yerine. her neyse. işler böyle. henüz dört yönetici ve toplamda beş çalışan mühendisle yol almaya başladık. daha doğrusu onlar benden önce başlamıştılar. mesela yaşı benden büyük olanlar da var, bu güzel bir şey. seviye her zaman iyidir diye düşünüyorum. insan bazen kendinden büyük birinin ofiste olmasını istiyor. her şeyi senin biliyor olman gerekmiyor çünkü. hatta bazen bilmemek yalnızca bilmediğini kabul etmek bile güzel bir şey.. neyse, sonra düşündüm ki ben hiç mi mutlu olmayayım bu hayatta? hem duygusal hem fiziksel olarak falan.. fiziksel değil mental olacaktı bu, silmeye üşendim ahahahaha.. diyeceğimi unuttum ama..heh, mutluluk diyordum. ben mutluyum, onda bir sorun yok. sadece bu aralar biraz kafa dağıtmak, biraz akıl karıştırmak, biraz duygusal şeyler yaşamak, biraz da iyi vakit geçirmek istiyorum. mutluluk dediğim bu. her zamanki gibi öyle büyük bir şeyden bahsetmiyorum. bazen insanın hayatının yolunda olması yetmiyor çünkü.. işler iyi gidebilir, para kazanabilirsin, bir düzenin olabilir, sabah kalkıp yapman gerekenleri yapıyor olabilirsin.. bir felaket olmadığı müddetçe her şey yerli yerinde durabilir, ama insan yine de bir şeylerin kenarından tutup biraz sallamak istiyor. ben de biraz onu istiyorum galiba. biraz hayatın düzenini bozmak değil de, ne bileyim düzenin içinde küçük bir yer açmak istiyorum kendime. tıpkı blogumda size blog açma fırsatı gibi. mesela hâlâ sabahları istanbul'da uyanmışım gibi değişik hislerle ayılıyorum. ilk birkaç saniye nerede olduğumu anlamıyorum. sonra bulunduğum evi, bulunduğum şehri, bulunduğum hayatı hatırlıyorum. istanbul'daki iki katlı dairemden buradaki standart bir daireye geçmiş olmamı yadırgamıyorum. hatta iyi bile oldu. üst kata uyumaya çıkmak bazen zulümdü. sabah uyku sersemliğiyle korka korka indiğim merdivenler yok artık. gözümü açtığım yerle mutfağın arası dağ yolu değil. şimdiki evim bildiğim bir ev. istanbul'a gitmeden önce kapısına kilit vurup gittiğim ev. bildiğim diyorum, ama evler de yabancı oluyor insana bir zaman sonra. insan kendi evine bile bir süre sonra misafir gibi bakabiliyor. eşyalar aynı, duvarlar aynı, kapının anahtarı aynı ama sen aynı değilsin. belki de evin yabancılaşması bundan oluyor. ev değişmiyor, sen değişiyorsun ve bir gün dönüp geldiğinde ikiniz birbirinizi tanımakta biraz zorlanıyorsunuz. daha akşam dedim ki, bildiğim bir şehir, ne yabancılık çekeceğim ki? ama o işler öyle olmuyor kadın. sana yalan söyledim. ben alışamadım henüz.. belki alışmak da istemiyorumdur, bilmiyorum; çünkü insan bazen alışırsa bir şeyi gerçekten geride bırakmış olacakmış gibi hissediyor. o yüzden bazı şeyleri bilerek biraz yabancı tutuyor olabilir kendine. bir şehri, bir evi, bir insanı, bir zamanı.. istanbul'u özledim demeye korkuyorum; çünkü özledim dersem sanki bütün bu olanların üstüne bir karar vermişim gibi olacak.. oysa ben karar vermedim. sadece buradayım. burada işler var, toplantılar var, dört ekip başı var, beş mühendis daha var, şimdilik.. bulunması gereken insanlar var, verilmesi gereken kararlar var. sabah sekiz buçukta ofise gidiyorum, bir saat toplantı yapıyorum, sonra hayat devam ediyor, ama insanın içinde de başka bir hayat devam ediyor. kimsenin toplantıya çağırmadığı, ajandaya yazmadığı, iş planına koymadığı bir hayat. ben galiba biraz orada vakit geçirmek istiyorum bu aralar. biraz aklım karışsın, biraz kalbim, biraz da hiçbir şeyin acelesi olmasın.. mutluluk dediğim şey belki de bu; her şeyin yolunda gitmesi değil.. bazen yolunda giden her şeyin arasında insanın kendine ayırdığı küçük bir yolun olması.. ve belki.. ben o yola daha yeni çıkıyorum.. özellikle bugün. tam da bugün.. hoş geldiniz ve giriyoruz. görüşelim.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir hayret: düşecek düşecek de düşmüyorum

@han · 2026-08-15 16:28

saat 18:42, yağmur yağacak, ama hâlâ yağmıyor, gökyüzü söz verdi de tutmuyor gibi, tıpkı insanlar gibi, bulutlar da böyle "hemen geliyorum" diyip gelmiyor bazen, ben de öyle bir bekleyiş içindeyim işte, ne olduğunu tam bilmediğim bir şeyi bekliyorum, belki yağmuru bekliyorum belki başka bir şeyi ona yüklüyorum, hava öyle ağır ki, toprak bile "ne zaman düşecek bu su" diye bekliyor sanki, ben pencerede durdum, camın önünde durmak insana bir iş yapıyormuş hissi veriyor, halbuki hiçbir şey yapmıyorsun, sadece bakıyorsun, bakmak da bir şey sayılır mı bilmiyorum, ama ben sayıyorum bu akşam.. içimden istanbul geçti bir an, şimdi biri gelirdi denize insek mi derdi, cumartesi çünkü.. "burada denizanası var mıdır" diye saçma bir soru sorardık birbirimize, "yoktur bence" derdik ikimiz de bilmeden, sonra "ne çok su değil mi" deyip ikimiz de aynı şeye hayret ederdik, hayret etmek de bir konuşma biçimiymiş meğer, bazen insan bir şey söylemek istemez, sadece yanında biri "hayret" desin ister, ben de bu akşam kimseye hayret ediyorum işte. tek başıma hayret etmek başka bir şey, biraz eksik kalıyor, yankısı yok çünkü.. hem, bira falan da yok yanımda, olsa kime getirirdim ki, kendime mi getirirdim, kendi kendine bira getirmek biraz gam yüklü bir hareket, yapmam. burada çocuk sesleri de yok, denizin sesi de yok, sadece bir rüzgâr var, o da kararsız, ne yağmuru getiriyor ne de vazgeçiyor, tam benim gibi, ben de bu akşam ne bir şeye başlıyorum ne bir şeyden vazgeçiyorum, ortada asılı kalmış gibiyim, yağmur gibiyim yani, düşecek düşecek de düşmüyorum.. ay çıkmadı henüz, dolunay falan da değil zaten bu ay sanırım, ama olsa da olmasa da ben yine de yukarı baktım, "çok uzakta mıdır şu bulutun ardı.." diye kendime sordum, kimse cevap vermedi tabii, cevap vermeyince insan kendi cevabını uyduruyor, "değildir yahu, yaz yağmuru bu, bulutlar daha yakın" dedim kendime, elimi uzatmadım ama, uzatacak kimse yoktu karşımda, el uzatmak da öyle tek başına yapılan bir şey değil sonuçta.. neyse, yemek yaptım biraz, kırmızı biber falan yok bu akşam, sade bir şeyler, insan her akşam bir hikayenin içinde yaşayamıyor, bazı akşamlar sadece akşam oluyor, yağmur da beklediği gibi gelmedi, ben de beklediğim gibi biri gelmedim kendime, ikisi de aynı kefede sanki, ama olsun, yarın belki yağar, yarın belki biri "çamlık'a gidelim mi" der.. bu akşam sadece bekledim, beklemek de bir şey yapmaktır bence. hafiften.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir cümle : "karşılıklı"

@han · 2026-08-15 05:28

07:07'de uyandım, dün gece kendime yemin etmiştim, "uyanır uyanmaz telefona bakmayacağım" diye, yemin de dünde kaldı, sözler bazen öyle oluyor işte, söylediğin anda son kullanma tarihini de söylüyorsun aslında, ama farkında değilsin. kahve yaptım, ama öyle sevmeden, öcüye bakar gibi baktım kahveye; çünkü gece bir felaket başlattım kendi ellerimle, "karşılıklı kahve içelim mi" diye bir cümle yazdım ve o cümle beni saat 3'e kadar uyutmadı, kahve dediğin masum bir şey olmaktan çıktı benim için dün geceden beri, şimdi kahveye bakıyorum "sen de mi" diye soruyorum ona, kahve bir şey demiyor tabii, kahve suçsuz, suçlu benim ağzımdan çıkan cümle.. üç saat uyudum, üç saat uyuyunca da zaman durur benim için, bugün öyle bir gün, saatler dönüyor, ama ben aynı yerde duruyormuşum gibi hissediyorum, herkes ileri gidiyor ben "dur bi dakika daha uyansam" diyorum içimden, uykusuzlukla başlayan günler hep böyle, güneş olsa ne olur olmasa ne olur, kafanın içinde ayrı bir hava durumu var çünkü.. neyse, kahveyi içtim sonunda, öcüye rağmen, hayat devam ediyor gibi davranmak lazım bazen, davranmasan da devam ediyor zaten inadına.. dur bunu beğenmedim. başa alacağım, neyse kahveyi içtim işte, öcüye rağmen, sonra oturdum masaya, telefona bakmama yemini zaten bozulmuştu, ama en azından "karşılıklı kahve içelim mi" cümlesine dönüp bakmadım, ona bakmamak için insanüstü bir çaba sarf ettim aslında, sabahın 7'sinde insan kendine karşı bu kadar disiplinli olabiliyor demek ki, tebrikler bana. odada oturdum biraz, kafamın içinde hâlâ o mesaj dönüyordu, "karşılıklı" kelimesi özellikle, o kelimeyi kim koydu oraya, ne gerek vardı, tek başına "kahve içelim mi" de aynı şeyi anlatmıyor muydu zaten, ama hayır, "karşılıklı" diye bir şey eklemişim, sanki kahvenin yönü varmış gibi, sanki kahve tek taraflı da içilebilirmiş de ben özellikle karşılıklısını istemişim gibi, düşündükçe daha da gülünç geliyor kendime, saat 3'e kadar bunun için mi uyumadım yani.. kalktım, mutfağa gittim, buzdolabını açtım hiçbir şey için değil, sadece açık bir şeye bakmak istedim o an, bir soda aldım elime, magnezyum şart çünkü.. aldım ve kapattım. telefonu eve bir yere bıraktım, görmeyeyim diye değil, görsem de cesaret edemeyeyim diye, iki şey aynı değil, biri kaçmak biri kendini bağlamak, ben ikincisini seçtim bu sabah, kendimi bağladım. sonra evde dolaştım biraz, hiçbir amaç gütmeden, insan bazen sadece yürümek için yürür, varacağı bir yer yoktur, sadece durursa düşüneceğini bilir, ben de durmamaya çalıştım. bir kitap elime aldım, üç sayfa okudum, üçü de aynı cümleymiş gibi geldi, kapattım. müzik açmayı düşündüm, ama spotify'ım bitmiş bak yeni fark ettim, ama youtube var.. neyse bugün risk almak istemedim, sessizlik daha güvenliydi, sessizlikte en fazla kendi düşüncelerim var, onları zaten tanıyorum, sürprizleri yok. aynaya baktım bir ara, gözler öyle "ben uyumadım" diye bağırıyordu, göz altları buna şahitlik ediyordu resmen, kendime "aferin" dedim ironik bir şekilde, neye aferin bilmiyorum, belki de "karşılıklı kahve" cümlesini yazacak cesareti bulduğuma aferin, cesaret mi o, cesaret değil de bir çeşit dikkatsiz kararlılık, gece geç saatlerde insan neden bu kadar cömert oluyor cümle kurarken, gündüz aynı cümleyi yazmam ben, gündüz ben daha korkağım, gece ben daha aptal, ama daha dürüst.. evet, kısacası zaman durdu bugün benim için, saat 07:07'de durdu ve hâlâ orada bir yerde, ben de onunla beraber duruyorum, ikimiz de bekliyoruz sanırım, neyi bilmiyorum, belki bir cevap, belki sadece günün ilerlemesini. bilemiyorum. ofise geçiyorum ben, biliyorsun ki dört dakika..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir sabah: eski ben'e dönüş

@han · 2026-08-14 08:54

bugün geç uyandım. geç derken yaz tatilinde olup öğlene kadar uyuyan insanlara göre değil tabii, çalışan insanlara göre geç. zaten insan yaş aldıkça geç kalmanın da ölçüsü değişiyor, eskiden öğlen on iki geç uyanmaktı, şimdi sekiz buçukta gözünü açınca hayatını sorguluyorsun.. gece uykumu kaçıracak birtakım şeyler oldu, ama bundan bahsetmeyeceğim. gece çünkü.. bazı şeylerin gece konuşulmaması gerektiğini düşünüyorum, insanın aklı gece fazla mesai yapıyor çünkü ya da hormonlar.. sabah olunca aynı şeylere bakıp bu kadar da büyütmeye gerek yokmuş diyebiliyor. neyse, şahane bir hayatım var. gerçekten. her şey yerinde, görece sağlıklıyım, sevdiklerim hayatta, işler yolunda, kahvem var. daha ne olsun. bazen insan elindekilerin kıymetini anlamak için büyük bir şey yaşamak zorunda kalıyor, kaybetmek falan, bazen de hiçbir şey olmadan oturup düşünüyor ve diyor ki ulan gayet güzel hayatım varmış benim. bugün de biraz öyle oldu. bir de kendime yeni bir kural koydum. uyanır uyanmaz telefona bakmayacağım. bugün karar verdim. öyle büyük bir karar gibi durmuyor orada bakınca, ama nedense eski ben'e gidiş biletinin ilk şartı buymuş gibi hissettim; çünkü insan gözünü açar açmaz telefona bakınca daha yataktan kalkmadan dünyanın bütün işlerini, insanların bütün hayatlarını, kendi bütün eksiklerini önüne koyuyor. daha kahveni içmeden üç kişi bir şey yaşamış, biri bir şey yazmış, biri senden bir şey bekliyor, birinin işi gücü rast gitmiş, ötekinin hayatı mahvolmuş, sen de hepsine bakıp kendi hayatını gereksiz yere karşılaştırmaya başlıyorsun. yok kardeşim. sabah sabah benim haberim olmadan kimse hayatıma giremez. kalktım, kahve makinesini çalıştırdım. kahve olana kadar duşa girdim, hazırlandım, kendime geldim. telefon yok. kimse yok. sadece ben varım, bir de birazdan içilecek kahve. şahane sistem. tabii geç kaldım, ama bunu bilerek yapmışım gibi davranmayı da ihmal etmedim. ofis dört dakika dedim kendime. dört dakika. zaten insanın kendisini kandırmak için kullandığı en güzel ölçü dakikadır. dört dakika dediğin nedir ki. üç dakikada da gidilir, hatta ışıklara denk gelmezsem iki buçuk. yürüyerek gitsem ne güzel olurdu aslında, biraz yürürüm, hava alırım falan diye düşündüm. hatta arabayla gitmeyi reddedecektim. sonra sıcağı düşündüm. sonbahar olsa yürürdüm. kesin. sonbahar, insanı yürüyüş insanı yapıyor çünkü, yaz insanı değil. neyse, yaparım sonra. her şeyi eylüle attım bakınız.. bir şekilde ofise geldim. yeni şeyler gelmiş. şey dediğim iş oluyor.. geldim, baktım, düşündüm, biraz sağa sola baktım, azıcık düzen kimseye zarar vermez diyerek birkaç fikir verdim. azıcık dedim, ama alemin akıllısı benim ya, verdim veriştirdim. insan bir yerde çalışınca bir süre sonra her şeyi düzeltme yetkisini kendinde görmeye başlıyor. şurası böyle olsa, burası şöyle olsa, bunu şuraya alsak, bunu değiştirseydik falan. sonra bir baktım yine kendimi ofisin mimarı ilan etmişim. halbuki bana kimse sormadı.. ama olsun, sormasalar da söyleriz.. ofisteki odamın düzenini de hiç sevmiyorum. huzur vermeyen yerde çalışamıyorum ben. bazı insanlar için masa masadır, sandalye sandalyedir, duvar duvardır. benim için öyle değil. bir şey gözümün önünde eğri duruyorsa aklımın bir köşesi orada kalıyor. ben de üç beş dekor, birkaç saksı çiçeği sipariş ettim. iki güne gelirler. sonra oda biraz daha benzer bir yer olur belki. insan çalıştığı yeri de biraz kendine benzetmeli bence. günün yarısını geçirdiğin yerde en azından oturunca içinden bir oh çekebilmelisin. sonra kahve yaptım. bu sefer de herkese sordum, kahve kahve kahve diye.. dört dakikada iki üç litre kahve yaptım herhalde, ama yanlış anlaşılmasın, kahvenizi alın diye de bağırdım. o kadar bonkör değildim. sonuçta benim de bir sınırım var. bir daha da kimseye kahve yapmam zaten. isterse o kız bana yazmış olsun yani.. o kadar güzel, o kadar mutlu bir günde bile insanın sınırlarını zorlamamak gerekiyor. kahve makinesinin de bir gururu var. benim de. neyse, bugün böyle başladı. geç uyandım, telefona bakmadım, kahvemi içtim, duşumu aldım, işe geldim, işleri biraz düzelttim, odama çiçek söyledim, herkese kahve yaptım ve sonra bir daha kimseye kahve yapmayacağıma karar verdim. hayat dediğin zaten biraz böyle bir şeyler işte.. büyük kararlar aldığını sanıyorsun, ama günün sonunda asıl devrim, sabah gözünü açınca telefona bakmamak oluyor. gerisi dört dakika.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir benzerlik: illa bir tane bulurum

@han · 2026-08-12 04:31

günaydın. bugün sabahın altısında uyandım. aslında beş küsur, ama altı dedim. kendime gelmeleri saymıyorum. duvarda saat yokmuş gibi telefona baktım saat için. aslında tam olarak neden uyandığımı da bilmiyorum, insanın vücudunun bazen alarmdan önce kendi kendini mesaiye başlatması çok saçma. daha üç gün önce geldim bu eve, hâlâ bazı şeyler yerli yerinde değil. tam detayı anlatmadığım için böyle de saçma oldu.. arabaya sığmayan eşyaları kargoya vermekler falan.. neyse işte onlardan bahsettim, hâlâ kutulandığı gibi duruyor bazı şeyler. kahve makinem kutuda mesela. evdeki eski kahve makinesini artık kullanmak istemiyorum, kahveyi v60 ile yaparım ne olacak. neyse evde kimse yok, ben varım, eşyalar var, biraz da sessizlik var. insan yeni taşındığı ya da yeni döndüğü evde bir süre misafir gibi yaşıyor. hangi ses nereden geliyor, sabah ışığı hangi taraftan vuruyor, mutfakta neyin nerede olduğunu tam bilmiyorsun. bugün de öyle uyandım. elimi yüzümü yıkadım, diş fırçalamak vs.. sonra telefonuma baktım. bana günaydın yazmış. hani şu erken uyanacağım diye iddiaya girdiğim kadın, sen bilmiyorsun bunu değil mi. hani şu illegal şeyleri öven kadın bu.. erken uyanmış gerçekten, ama yine benden sonra. bunu kendisine hatırlatmayacağım tabii; çünkü insan bazı zaferleri sessizce saklamalı. hem kendisi de günaydın yazmış, daha ne isteyeyim. yemek konusu ile aynı bu, biri yemek yapmayı teklif ettiğinde yemek seçmek ahmaklık. yine de bazı insanların sabahın ilk saatlerinde telefon ekranında belirmesi tuhaf biçimde güzel. insan daha gözünü tam açmamışken birinin "günaydın" demesi, günün senden önce hazırlanmış küçük bir parçası gibi geliyor. neyse kalktım, kahve yaptım. evde kimse olmadığı halde kulaklığımı taktım. bunu neden yaptığımı bilmiyorum. evde benden başka kimse yok. rahatsız edeceğim kimse yok, sesini kısmam gereken kimse yok, "biraz sessiz olur musun?" diyecek kimse yok, ama yine de müziği kulaklıktan dinliyorum. sanki yıllardır birilerini rahatsız etmemek üzere eğitilmişim de evde yalnız kalınca bile bu alışkanlığı üzerimden çıkaramıyorum. bunu daha önce demiştim, evde yalnız olmama rağmen kulaklıkla müzik dinlediğimi yani.. zaten kablosuz kulaklık benim için başlı başına kötü bir icat. kulağımdan düşüyor. benim kulağım ile kablosuz kulaklığın arasında karşılıklı bir güvensizlik var. küçük kulaklı bir mutant mıyım neyim.. ben takıyorum, o biraz duruyor, sonra kendisini yere bırakıyor. eğilip alıyorum, tekrar takıyorum. beş dakika sonra yine düşüyor. buna rağmen kullanmaya devam ediyorum; çünkü bazı kötü şeylere de alışıyor insan. hem bak, bu kadının da kulaklıkları kulağından düşüyormuş. bunu daha önce konuşmuştuk. insanın bir başkasına benzeyen küçücük bir tarafını bulması neden hoşuna gidiyor bilmiyorum. büyük benzerliklerden bahsetmiyorum. aynı şeyleri sevmeniz, aynı filmleri izlemeniz, aynı yerlere gitmeniz falan değil. elinde ya da kolunda küçük benlerin benzerliği bile yeterken, kulaktan düşen kulaklık mesela. çok saçma bir ortaklık, ama insanın içinde bir yere dokunuyor. "ha" diyorsun, "bunda da biraz benden var" ve beni bilen bilir, ille bir ortaklık ararım. sonra müzik devam etti.. kahvemi içtim.. evin içinde dolaştım.. daha üç gün önce geldiğim için hâlâ her şey biraz yeni, ama garip biçimde yalnızlık yeni değil.. bu çok dramatik geldi yazınca (ama gülme efekti), insan evde tek başına kalınca yalnız olduğunu daha çok fark etmiyor bazen, tam tersine kimseye hesap vermeden bir odadan diğerine geçmenin rahatlığı oluyor. sonra bir mesaj geliyor ve o sessizlikte birden başka bir insanın varlığını hissediyorsun. bugün de öyle oldu. günaydın dedi. ben de günaydın dedim. çok büyük bir şey değil yine. hatta dışarıdan bakınca hiçbir şey, ama bazı sabahlar insanın elinde zaten büyük şeyler olmuyor. bir mesaj oluyor, kahve oluyor, kulağından düşüp duran bir kulaklık oluyor, biraz müzik oluyor. bir de bugün erken uyandığımı kanıtlayan bir saat ve bir mesaj. şimdilik bunlarla idare ediyorum. disiplin her yerde aynı işliyor bak. şimdi biraz daha oturacağım, bir kahve daha yapacağım, sonra hazırlanıp işe geçeceğim. kulaklığımı da yine takarım, evde kimse olmadığı halde.. düşer muhtemelen, ben alırım, yine takarım, o yine düşer. bazı ilişkiler de böyle zaten.. neyse. günaydın sevgili günlük. bugün güzel bir şey olacakmış gibi bir his var içimde. olmazsa da kulaklık düşer, onu kaldırırız ya da iple boynuma bağlarım işte ne bileyim. artık bir şeyin güzel olması için sadece hissiyatının güven vermesi yetiyor.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir ihtimal: ach so

@han · 2026-08-11 19:49

sevgili günlük, bugün sabah yine ofise gitmek için uyandım. gerçi beşte uyanmışım, bir ara gözümü açıp saate bakmışım, "çok erkenmiş" deyip tekrar uyumuşum.. sonra bir daha uyandığımda işin artık erkenlik kısmını geçip doğrudan geç kalmışlık kısmına girdiğini fark ettim. neyse, hazırlandım, çıktım, ofise gittim. yol zaten 4-5 dakika, artık biliyorsun. sabahları insanın kendisiyle arasında o kadalık miktar mesafe oluyor zaten. beden işe gidiyor, akıl biraz sonra geliyor. bugün de öyle oldu. gün içerisinde birkaç şey yaptık, birkaç şeyi yapmamış gibi yaptık, birkaç şeyi de yarına bıraktık. klasik bir iş günü yani.. ama akşam işten biraz erken çıktım. eve geldim, daha üzerimi bile doğru düzgün çıkarmadan annem aradı. sanki malum olmuş gibi. "gel yemeğe" dedi. ben de gittim. zaten annemle benim evin arası taş çatlasa iki üç kilometre, ama gel gör ki bazen iki üç kilometreyi bile aşılması gereken bir sınır haline getirebiliyoruz hâlâ. insanın yakınında olan insanlarla görüşememesi de ayrı bir yetenek. abimler almanya'da olunca annem de iyice bana sarar artık. neyse ki annem de almanya'ya gidecek. seneye de ben giderim gibi bir plan var şimdilik. tabii bu planın en büyük düşmanı yine bizim sevgili türk lirası.. sağ olsun, bu kadar çalışıp didinmeme rağmen birikimim euro olarak hâlâ yedi haneli seviyeye ulaşamadı. insan biraz üzülüyor, ama umudum var. "seneye yazın almanya'da olacağım" diyorum herkese. öyle kesin konuşuyorum ki sanki bilet cebimde, havaalanında bavulun sapını tutuyorum falan. hatta almanca kurslarına bile bakıyorum. yazın uğraşmam tabii, o kadar da can atmıyorum. eylülde spor ve dil kursuna başlarım diye düşünüyorum. spora başlamayı beklerken de sabahları aç karnına 4 farklı hareketi 50 tekrarlık açılma hareketleriyle başladım bile. bunun spor olup olmadığını henüz bilim dünyasına danışmadım, ama kediler bile uyanınca tatlı bir esneme hareketi yapıyor, üstelik ne set var ne de tekrar.. ach so! bir de aşinalık olsun diye youtube'dan almanca öğreten videolar izlediğim doğrudur. şimdilik almancamın en ileri seviyesi videonun başındaki "hallo leute" kısmında.. oradan sonra olaylar gelişiyor ve ben türkçe altyazıya muhtaç hale geliyorum.. annemle yemekte de bir ara "ben bilirim" programında kapıştık. zor soruları o bildi. bunu buraya özellikle yazıyorum; çünkü benim lisansla tescillenmiş 144 iq olduğumu iddia ettiğim bir hayat var ortada ve bu hayatın gerçeklerle olan ilişkisi bugün bir kez daha sınandı. annem soruyu duyuyor, daha ben sorunun sonunu beklemeden cevabı söylüyor. ben de karşısında oturmuş, 144 iq'lu bir adam olarak cevabın ne olduğunu düşünmeye devam ediyorum. yalan olmasın, gülüşüm 48 kromozomlu bir canlı gibi o an. sonuç: annem kazandı. ben yine de iq’mdan şüphe etmiyorum. belki programın formatı benim zekama uygun değil, belki sorular kendisini ifade edemiyordu.. biraz olayı bu yönden ele almak lazım veya belki de sorular fazla kolaydı ve ben derin düşündüğüm için kaybettim. bunların hepsi bilimsel olarak açıklanabilir.. neyse, yemekten sonra eve döndüm. annemle evin arası iki üç kilometre, ama insan bazen bu mesafeyi kapatmak için bir programa, bir yemeğe, bir telefon konuşmasına ihtiyaç duyuyor. bugün de öyle oldu. şimdi evdeyim. önümde almanca videoları, kafamda almanya, bir yanda spor planı, diğer yanda iş. hayatın bütün parçalarını aynı anda düzene sokmaya çalışıyorum işte, ama şimdilik hepsi birbirine çarpıp duruyor. olsun. eylül daha gelmedi, almanya daha gelmedi, ben daha almanca bilmiyorum, euro hesabım da henüz yedi haneli değil, ama seneye yazın almanya'da olacağım diyorum herkese.. bazen bir şeyin gerçekleşmesi için önce insanın onu yeterince uzun süre yüksek sesle söylemesi gerekiyor. ben de söyleyeyim bari. seneye yazın almanya'dayım.. ach so.. iyi akşamlar günlük. bugünlük bu kadar.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir davet: akşam yemeğe gel

@han · 2026-08-11 14:01

ofisten çıktım, eve geldim, annem aradı. dün biraz hasta gibiydim sanırım o yüzden, yoksa daha çok arar.. "akşam yemeğe gel" dedi. işte denizli'de olmanın güzel yanlarından biri de bu. bir yerden çıkıyorsun, başka bir yere gidecek oluyorsun, ama seni bekleyen bir masa oluyor. öyle gün içindeki gibi büyük büyük laflar değil bunlar. mercimek çorbası olabilir, pilav olabilir, "ekmek al da gel" olabilir, ama birinin sana "yemeğe gel" demesi var. dünyanın bütün restoranlarını kapatıp insanın önüne bir tabak ev yemeği koysanız bazı akşamlar bundan daha büyük bir organizasyon yapamazsınız. ben böyle düşünüyorum. bir de açsın ya, biri sana yemek yapmış falan.. hayatımdaki hiçbir kadının yemek yapmayı bildiğini görmediğim için bu teklif beni can evimden vurdu. mesela bugün güzel şeyler oldu. yeni insanlarla tanıştım. güzelliğini bilmem, onu söylemek bana düşmez, ama zeki bir kadınla tanıştık. bunu özellikle söylüyorum; çünkü yazılımcı kadınlara karşı bugüne kadar herhangi bir ilgim olmamıştı. hayatımda ilk defa bir meslek grubuna karşı romantik bir merak geliştirecekmişim gibi oldu da korktum biraz. ben ona legal şeylerden bahsettim, o ise illegalitenin gri bölgelerinde bulunmanın güzel yanlarından bahsetti. güzel, ama verimsiz bir konuşma oldu. yanlış anlaşılmasın, kimse suç işlemiyordu. en azından benim yanımda. zaten benim suçla ilişkim başkasının suçunu dinlemek kadardır ya da bazen 'tamam' diyecek kadar basit 'fantaziler', ama insanın bazı insanlarla konuşurken fark ettiği bir şey olmuyor, bazıları bilmedikleri yerlere nasıl baktıklarıyla zeki geliyor.. bugün biraz bunu düşündüm. sonra eve geldim. annem yemeğe çağırdı. birden bütün bu karmaşık meselelerin ortasında çok basit bir şey kaldı elimde; yemek yiyeceğim. biri bana yemek koyacak. ben de muhtemelen "eline sağlık" diyeceğim. hayat bazen insanı böyle yakalıyor işte. saatlerce dünyayı, insanları, niyetleri, gri alanları, iyiyle kötünün arasındaki o boktan çizgiyi düşünüp duruyorsun; sonra telefon çalıyor, "yemeğe gel" diyor biri. geliyorsun veya tenezzül ediyorsun. işte belki de insanın dünyada tamamen kaybolmamasının sebebi budur bak. birilerinin hâlâ seni bir yere çağırması. hoş, ben yolumu hep bulurum da.. neyse. mesela, denizi neden çok severmişiz biliyor musun? çünkü insan bazen hiçbir yere değmeden durmak istiyor. karaya değil, suya. birinin evine gitmek de biraz böyle. gün boyunca dünyanın her yerine değmişsin. kapılara, masalara, klavyelere, insanlara, cümlelere, saçma sapan fikirlere, daha saçma toplantılara.. gün bitmiş böyle. sonra eve geliyorsun ve biri sana "yemeğe gel" diyor. bütün dünya bir anlığına duruyor. keşke insanın hayatında böyle çağrılar hep olsa. "buraya gel", "yemeğe gel", "kahve yaptım" çok büyük cümleler değil bunlar da.. zaten büyük cümlelerden biraz sıkıldım. bugün yeni birileriyle tanıştım, aklımda bazı konuşmalar kaldı, eve geldim, annem yemeğe çağırdı. günün özeti bu. fena da bir özet değilmiş sıraladıklarımın arasında en iyisi bu. belki insanın hayatını kurtaran şeyler 'hayatını değiştiren şeyler' kadar gösterişli değildir. bazen sadece akşamüstü eve dönersin, koltuğa atarsın kendini, telefon çalar ve birinin mutfaktan seslendiğini duyarsın. teklife doğru fikren gidersin. dünya yine aynı dünyadır, ama sen bir tabak yemeğin karşısında otururken, nedense biraz daha katlanılır gelir. bugünlük bu kadar. birazdan annemin yanına geçeceğim. size de rapor vereyim dedim. öyleli.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir 'tık' diye: bazı sözler söylenmeden önce daha değerlidir

@han · 2026-08-11 10:29

bir şey söylemek başka, bir şeyi yapmak başka. bunu öğrenmem otuz sene sürdü, öğrenince de üşendim anlatmaya, ama bugün üşenmeyeceğim; çünkü biliyorsunuz, dolmuş taştı.. siz hiç bir sözün kaça satıldığını hiç düşündünüz mü? bedava. söz bedava lan, nefes kadar bedava, tükürük kadar bedava. ağzını açan, bir şey vaat ediyor bu aralar. yapacağım diyor, düşüneceğim diyor, konuşuruz diyor, bakarız diyor. bakmıyor. konuşmuyoruz. düşünmüyor. yapmıyor. sadece söylüyor; çünkü söylemek yapmaktan kolay, tık diye ağızdan çıkıyor, hiçbir direnç yok, hiçbir maliyet yok, hiçbir yorgunluk yok.. bense yoruldum, siktir oldum resmen. kelime kalabalığından yoruldum. bana "olur inşallah" diyen herkesten, "elimden geleni yaparım" diyen herkesten, "seninleyim" deyip de bir telefon bile açmayan herkesten yoruldum. bu cümleler bir sikime yaramıyor. bu cümleler benim çevremde duruyor, tıpkı şu an masamda duran kapalı iki fincan gibi, açılmayı bekliyor, ama açıldığında içi boş çıkıyor. kahve yok, fal yok, hiçbir bok yok. en salakçası da şu, bu cümlelere inanıyorum. her seferinde amına koyayım. bir daha inanmam diyorum, sonra yine inanıyorum; çünkü söz güzel geliyor kulağa, tatlı geliyor, kadın sahiden tatlı bir kişi çünkü, ben kalkayım siz oturun diyor, sonra kalkmıyor lan, ben otururken o çoktan gitmiş oluyor.. artık faaliyete geçmeyen hiçbir söze ihtiyacım yok. hiçbir vaade ihtiyacım yok; çünkü bu gereksiz cümle kalabalığı bana zarar veriyor, çevreme zarar veriyor. bekleten her söz bir yerde bir kapıyı kapatıyor. ben o kapıda beklerken başka kapılar açık kalabilirdi, açamadım; çünkü söze güvendim, salak gibi.. bundan sonra bana ne yapacağını söyleme. yap. yapmayacaksan hiç açma ağzını, kes sesini, en azından sessizliğin dürüst bir tarafı var. söz vazgeçilecekse baştan verilmesin. ben tık diye vazgeçmeyi biliyorum artık, kalbimi kaldırıma koyup ayağımla ezmeyi de biliyorum, ama bunu her seferinde bir başkasının bomboş sözü yüzünden yapmak istemiyorum.. faaliyete geçmeyen söz söz değildir. gürültüdür ve ben gürültüden çok yoruldum. şimdi, tıpkı benim yaptığım gibi, sesi biraz kısar mısınız.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir.. tek kişilik sabah: kahve iki kişilikti aslında

@han · 2026-08-11 07:57

günaydın, ofisteyim, kahvemi yaptım, burada da köşemi buldum işte, o küçük masayı, o tek pencereyi, oturdum ve yazmaya başladım; çünkü bazı sabahlar öyle bir şey ister insandan, otur ve yaz der, ben de dinliyorum o sesi.. sen olsaydın bu kahveyi beraber içerdik, ben kendime yaptığım gibi sana da yapardım, yoğunluğunu tam istediğin gibi ayarlardım, hangi fincanı sevdiğini ezbere bilirdim, o çatlak kenarlı olanı belki. sen olsaydın, sabah bu kadar erken kalkmazdım belki ya da kalkardım, ama yanımda biri olduğunu bilerek kalkmak başka bir şeymiş gibi gelirdi, yatağın diğer tarafı havanın sıcaklığıyla ısınmazdı belki, bir de ben olsaydım.. bu şehir bana yabancı değil biliyorsun, yeni bir iş, yeni bir masa, yeni yüzler, ama sen olsaydın hiçbiri bu kadar yabancı gelmezdi, fakat tanıdık bir el tutsa insanın elini, en yabancı şehir bile bir köşesinde ev gibi bir yer bulurdu kendine.. hem sen olsaydın bu köşeyi ikimiz için bulurdum, tek kişilik değil, iki fincanlık bir köşe olurdu, ben yazarken sen susardın belki ya da sen konuşurken ben susardım, önemli değil kim sustu kim konuştu, önemli olan ikimizin de orada olması.. belki de sabahları mesaj atardım sana işe giderken, günaydın derdim, sadece bu. uzatmazdım; çünkü bazen bir kelime her şeyi taşır, sen de bilirdin bunu, cevap vermesen bile bilirdim okuduğunu.. öğlen ne yediğimi sorardın, ben de "bilmiyorum daha" derdim, sen "ye bir şeyler" derdin, ben de yerdim, sırf sen dedin diye; çünkü bazı sözler emir değil de bir tür sevgi biçimidir, öyle duyardım ben onu.. akşam olunca anlatırdım gün nasıl geçti diye, sıkıcı bile olsa dinlerdin ya da dinlermiş gibi yapardın, ikisi de aynı kapıya çıkardı benim için; çünkü önemli olan anlatacak birinin olmasıydı, dinleyip dinlememen değil.. ama sen yoksun, bu köşede tek başımayım, kahve tek fincan, masa tek sandalyeli, yine de yazıyorum işte; çünkü yazmak bazen beklemenin bir başka adı oluyor, belki bir gün, belki bu şehirde, belki başka bir köşede.. günaydın demek istedim sadece, kime bilmiyorum, belki kimseye, belki herkese, belki bir gün okuyacak birine. günaydın. bugün de dayanacağız işte, kahve bitince kalkacağım, iş başlayacak, hayat devam edecek, her zaman ettiği gibi. bunu bir tek sana anlatamadım.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir mesafe: aynı evrenin içinde

@han · 2026-08-10 18:30

iyi akşamlar. bugün bazı şeylerin aslında hiç geçmediğini öğrendim. o kadar 'kendimi götürmeyeceğim' de dedim halbuki.. insan unuttuğunu sanıyor, sonra bir ses duyuyor, iki cümle konuşuyor, bir gülüşün kenarından geçiyor ve anlıyor ki bazı şeyler unutulmazmış da sadece sessize alınırmış.. neyse. akşam oldu. güneş yine battı, burada da güneş batıyor evet. bugün dünya yine hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam etti. ben de elimden geldiğince normal bir insan gibi davrandım. fena değiliz, o denli uyumlu.. yani, sadece arada bir kafamın içinde eski bir sokağa giriyorum, duvarlarına monami pastel boyalar.. sokağın sonunda kim var bilmiyorum, zaten biliyorum da bilmiyormuş gibi yapıyorum. burası benim çocukluğumun geçtiği yollar.. hem, bazı insanları özlemek de tuhaf şey. ne alaka şimdi özlem.. mesela öyle "gel" diyemiyorsun, "gitme" desen zaten çoktan gitmiş oluyorlar. insanın elinde yalnızca bir "iyi akşamlar" kalıyor bazen. onu da gönderemiyorsun. o yüzden buraya bırakayım en iyisi.. alın size en iyisinden bir iyi akşamlar.. umarım bugün nerede olman gerekiyorsa oradasındır. bir odanın içinde, bir yolun üzerinde, birilerinin yanında.. neresi olursa olsun, umarım hava güzeldir, umarım bunalmıyosundur.. umarım birileri seni güldürmüştür.. benim söyleyeceklerim bunlardan ibaret.. gerçi değil, ama bazı cümlelerin söylenmemesi onların söylenmesinden daha güzel oluyor, duruşu bile fiyakalı.. insan bazen sevdiği bir şeyi olduğu yerde bırakmayı da öğrenmeli. bunu not alın bence.. hele o şey kendisi değilse. hem ne olacak? dünyanın bir ucunda bir insan, diğer ucunda başka bir insan.. hadi sadece türkiye olsun.. güneş ikisine de aynı yerden doğuyor. bundan daha büyük bir teselli bulamadım henüz. hem, dünyalarımız farklı sanmasın diye aynı evrenin insanlarıyız demişliğim de var.. ben şimdi gidip buz gibi su içeceğim. hava değişimi yaz ayında da olurmuş, ama sıcak aynı sıcak.. ateşim de var zaten, belki bütün bunları ben yazmadım. belki de sadece sayıklıyorumdur. iyi akşamlar. gerisini siz duymamış olun.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir gün: iki kahve, üç anonim, dört dakika

@han · 2026-08-10 15:28

bugün ilk iş günümdü, bunu böyle düz cümleyle söylemek bile garip geliyor; çünkü içimde koca bir şehir taşınıyor aslında. istanbul'u bıraktım arkamda, valizler falan değil, ama öyle bir his var. memleketim denizli'ye geldim yeni bir iş için. sabah kalktım, hâlâ nerede olduğumu tam çözemeden ofise gittim. dört dakikada. evet, dört dakika. istanbul'da bu bir şehir efsanesiydi bence, burda gerçek. trafik diye bir şey yokmuş meğer. ben hâlâ arabada otururken "neyin navigasyonu" dedim elime. sonra direkt ofisteydim. şaşkındım biraz. hayalini kurduğum ortam henüz burada değil. belki de henüz kimseyi tanımadığım içindir, bilmiyorum. insanlar bana bakıyor, ben onlara bakıyorum. tanışma faslı filan falan derken kahve makinesi yok dediler. ben de hemen migros sanal market'e girip kahve ve french press sipariş ettim. adam gibi bir çözüm buldum yani kendimce. kahvemi öyle içtim sabah, french press ile.. ama garip bir gurur var içimde bunu yaparken. sanki kendi kendime "bak, sen bunu hallettin" diyormuşum gibi. sonra herkes kullandı falan. küçük bir şey aslında ama ilk günün içinde insan böyle küçük şeylere tutunuyor galiba. gün boyu bir de anonimlere takıldı kafam. biri var, gizemli diyor kendine, ama değil aslında. ona kendimi anlattım biraz. kim olduğumu, ne düşündüğümü. ama anlamadı. hâlâ anlamadı. ben ondan daha gizemliyim çünkü. o bunu bilmiyor bile. sevgilim var mı yok mu bile bilmiyorum ben. düşünsene. kendi hayatımın bu kadar net olmayan bir noktasında insanlar bana "sen kimsin?" diye sorunca ne diyeceğimi bilemiyorum bazen. gülüyorum işte. ahahah falan.. belki de en doğrusu bu. her şeyi netleştirmemek. biraz bulanık bırakmak. tıpkı yeni şehir gibi, tıpkı yeni iş gibi, tıpkı bu kahve gibi aslında. makineyle yapılmamış ama yine de içiliyor işte. güzel de oluyor bazen. kim bilir, belki bulanıklık bazen netlikten daha iyi bir şeydir. neyse. bugünümü böyle bıraktım. yarın ne olur bakarız. dört dakika diyor işte, zaten dört dakika sonra yine evdeyim.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir kahve: bir kahve daha

@han · 2026-08-09 15:23

bugün denizli'ye geldim. onu özlemedim. özlemedim yani. bir kadını özlememişim diye denizli'ye gelince fark edecek değilim herhalde.. zaten insan bir kadını özleyince gidip şehre kızmıyor, kadını özlüyor. ben kadını özlemedim. bunu baştan söyleyelim. özlemedim. gün içinde aklıma geldi mi? geldi, ama bu özlemek değil. hatta istanbuldaki iş arkadaşlarım aradı, konuştuk, o an aklıma geldi. insanın aklına insanlar gelir. ben mesela bugün onu düşündüm, sonra başka bir şey düşündüm. sonra yine onu düşündüm. sonra yine başka bir şey düşündüm. bu kadar. özlem yok. özellikle yok. hatta o kadar yok ki, bütün gün bunu düşünüyorum. "özlemedim." ne güzel cümle ya. kısa. net. üzerinde tartışılacak hiçbir şey yok. özlemedim. bitti. sonra evime geldim. her yer toz. benim alerjim var. eşyaları bıraktım. biraz oturdum. evin içinde dolaştım. her şey yerli yerindeydi. ben de yerli yerimdeydim. hiçbir şey değişmemişti. o da yoktu, ama bu da bir şey ifade etmiyor. zaten yoktu. olmaması gereken yerde değildi, sadece yoktu. ben de bunu gayet normal karşıladım. sonra kahve yapmak geldi içimden. iyi ki istanbul'da pintilik yapıp getirdim. kahveyi yaptım. fincanı elime aldım. bir yudum içtim. "özlemişim bu kahveyi" dedim. çok normal. kahveyi özleyebilirsin. insan kahve özler. özellikle memleketine gelince kendi yaptığın kahvenin tadını özlemiş olabilirsin. bunda ne var? hiçbir şey yok. kahveyi özledim. kadını değil. kahveyi. sonra bir yudum daha aldım. aklıma o geldi. hemen düzelttim. yok, kahve yüzünden geldi. kahve burada çünkü.. ev burada çünkü.. denizli burada.. ben buradayım..o da bir zamanlar buradaydı, tam da burada işte yazdığm yerde. mesele bu. özlem değil. sadece bazı şeylerin bazı insanları çağırması falan. bu da özlemek sayılmaz, susun. bence sayılmaz çünkü. sayılmamalı vb vs.. çünkü özlemek başka bir şey. özlemek böyle insanın içine oturan, bir şeyi yerinden kaldıran bir şey. bende öyle bir şey yok. gayet iyiyim. kahvemi içiyorum. hatta güzel olmuş. bayaa güzel olmuş. bir daha yaparım. belki yarın da yaparım. hem blogumu kapattım sanmıştır bakmaz artık. kapattım çünkü.. ama özlemedim. hayır. sadece onun hâlâ onu sevdiğini hatırladım. insan sevdiği birinin neyi sevdiğini hatırlar. hafıza bu. özlem değil. sonra onun yerine, neyse bu cümle olmadı.. onu hatırladım. sonra acaba nasıl baktığını falan. sonra bir şey anlatırken cümlenin ortasında nasıl durup düşündüğünü sonra.. sonra gülerken yüzünün aldığı o hali.. sonra.. neyse. özlemiyorum. sadece hatırlıyorum. ikisi farklı şeyler. çok farklı. hatta birbirinin tam tersi bile olabilir.. burada salak gibi yüzümü güldürdüm kendimin.. ben bugün onu özlemedim. sadece eve geldim. kahve yaptım. kahve güzeldi. kahveyi özlemişim. kadını değil. kahveyi. bunu böyle bırakalım.. başa sarıyor çünkü; çünkü insan bazen bir şeyi çok özlediğinde onun yerine başka bir şeyi özlediğini söyleyerek kendini kandırabiliyor. ben de bugün kahveyi özlemişim. evet. kesinlikle kahveyi. başka hiçbir şeyi değil. ne güzel kahve. iyi ki kahve. en çok kahve. hep kahve. daha ne olsun.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir varış: 6.5 saat sonra annemin mutfağında

@han · 2026-08-09 09:16

kendimi getirmedim. sen bunu yapabilmek için bir ömür harcayacaksın belki, ama ben yaptım. bak, ben kendimi getirmedim, her şey orada kaldı. günaydın yolcu, yorgunsun değil mi? altı buçuk saat boyunca bir koltuğa sığdırdın bütün bedenini, camdan geçen şehirleri saydın, saymaktan vazgeçtin, sonra yine saydın. i̇stanbul çıktı arkandan, sonra bir şehir daha, bir şehir daha, hepsi birer birer geride kaldı, sen hâlâ aynı koltuktaydın, ama artık aynı sen değildin. yol böyle bir şey işte, seni bir yerden alır, başka bir yere bırakır, ama seni de yolda bir yerlere bırakır, geriye bir şeyler dökülür, farkında bile olmazsın.. günaydın evine dönen, denizli'desin şimdi. hava başka kokuyor değil mi, i̇stanbul'un ağırlığı yok burada, sokaklar daha sakin ya da sen daha sakinsin, ayırt edemiyorsun. kendini getirsen böyle mi olurdu.. annen mutfakta, kahvaltı hazırlamakla uğraşıyor, çaydanlık ötüyor, çok da seversin çünkü, sen daha eşiktesin, ayakkabılarını çıkarmadın bile, ama koku çoktan sardı seni, o eski koku, hiç değişmeyen.. günaydın garip hisseden, tuhaf değil mi bu his? sanki uzun bir maratondan döndün, ayakların hâlâ o yoldaymış gibi, ama artık koşacak bir şey yok, bitti, vardın. bedenin hâlâ hareket ediyor sanıyor kendini, ama etrafına baktığında her şey durmuş, sadece sen hâlâ o son kilometrenin sersemliğindesin. bu boşluk normal, madalyayı henüz takmadılar boynuna ama koştun, bitirdin, oradasın artık, zaten en büyük madalya annenin sana sarılmasıydı.. günaydın annesiyle kahvaltı edecek olan, otur şimdi. ekmek kes, çayını koy, annenin sana baktığı o bakışı hatırla, hiçbir yol o bakışın kadar uzun sürmez, hiçbir varış onun sesini duymak kadar dinlendirmez insanı. teskin falan. i̇stanbul'da bıraktığın her şey orada kalsın bugünlük, kırılan aynalar, gelmeyen kadınlar, zehirli günler, hepsi orada kalsın.. burada sadece sen ve annen ve masa var, o kadarı yeter bu sabah.. günaydın, dönen. böyle eksik geldin, ama tam bitirdin.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir itiraf: artık biliyor

@han · 2026-08-08 12:57

sabah uyandım, ilk iş onu düşündüm. sabahki yazıda bunu diyemezdim çünkü.. bu artık resmi bir rutin sayılır bu saatten sonra. biri "günaydın" der ya, ben "günaydın, seni düşündüm" diyorum kendi kendime, sesli söylemesem de içimden.. yine de duymuştur beni.. çok garip. artık o da biliyor. söyledim çünkü, dedim "seviyorum" diye, öyle dışımdan da değildi yine, ama o duydu beni, sadece bir cümleydi, ağzımdan çıktı, geri alamadım, geri almak da istemedim zaten. bitecek sevgiyle biter falan, sevgi hep kazanacak değil ya.. hem, bazı cümleler insanın içinde o kadar uzun süre bekliyor ki, çıktığında kendisi bile şaşırıyor ne kadar hafif olduğuna.. bak, bugün ofiste dolaşırken (birinci düşünüş), kahve alırken (ikinci düşünüş, kahve hep tetikliyor beni, biliyorum tuhaf), telefonuma bakıp mesaj yazmayı erteleyip sonra yine yazarken (üçüncü, dördüncü, beşinci.. saymayı bıraktım).. 9 ağustosta denizli yolcusuyum. valiz falan hazırladım, ama kafamda çoktan yoldayım şu an; yol boyu düşünüyorum, keşke arabamda sen de olsan, keşke seni yolun üstünde bir yerde görsem, "gel" desem, sen de binsen, geçerken alırdım seni bayan, ciddiyim. koltuğu bile temizlerdim önceden. hayalim senin yolundan geçmiş düşünsene, koltuğu önceden temizleme hayali mi yoracakmış beni.. ama olmuyor böyle şeyler genelde. insan hayal ediyor, sonra gerçek geliyor araya, yine şu kahrolası farkındalık işte, "ama o orda değil ki" diyor, ben de "biliyorum" diyorum, ama yine de düşünmeye devam ediyorum; çünkü düşünmek bedava, hayal etmek bedava, hem bu kadarına da "dur" demiyor artık. öyle anlaştık.. ve.. umarım.. bugün erken yoruldum. sebebini bilmiyorum, belki heyecandan, belki uykusuzluktan, belki hazırlıktan, belki sadece bir insanın içindeki bunca cümleyi taşımak yorucu geliyor artık, ama iyi bir yorgunluk bu, şikayet ettiğim türden değil. sanki bir şeyi doğru yapmış olmanın yorgunluğu.. gururlu ve tatminkar..  denizli, bekle beni. sen de bekle.. bilirsin kimden bahsettiğimi.. ikinizi de göreceğim yakında, birinizi bir şehir gibi, birinizi bir hayal gibi seveceğim, ikisi de aynı yürek çarpıntısıyla oluyor, dert etme.. galiba insan bazen bir şehre giderken, aslında birine varmayı umut edebiliyor.. söyleyemediğim bir şey eksik kaldı, onu sen tamamla.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir son gün: pazartesi denizli'de uyanacağım

@han · 2026-08-08 09:08

bugün son ofis günüm. masamdaki her şeye bugün ayrı bir gözle bakıyorum, sanki ilk defa görüyormuşum gibi.. kahve fincanım, üstünde silinmiş bir isim var, kimin olduğunu artık hatırlamıyorum, belki hiç bilmedim. klavyemdeki "e" tuşu biraz basık, çok kullanılmış demek ki, ben de çok yazmışım demek ki, belki de çok "e" dedim bu masada, "e ne olacak", "e tamam", "e neyse".. pencereden dışarı bakıyorum son kez resmi olarak. karşıdaki bina görsel olarak çok değişti, ben değişmedim ama. buraya ilk geldiğimde bu manzarayı "geçici" sanmıştım, meğer geçici olan benmişim. o binaya mantolama bile yaptılar.. birkaç kişiyle vedalaştım bugün, tuhaf oluyor, "görüşürüz" diyorsun, ama aslında görüşmeyeceğimizi ikimiz de biliyoruz, sadece cümlenin daha hafif bir versiyonunu tercih ediyoruz. "iyi yolculuklar" dediler, sanki bir yolculuğa çıkıyormuşum gibi, oysa ben bir hayatı kapatıp başka birini açıyorum, valiz falan da yetmiyor buna aslında, aldım ya eminönü'den tabii siz bilmiyosunuz.. masamı topladım. üç kalem, bir defter, bir de neden sakladığımı hatırlamadığım bir ataç kutusu. hepsini bir poşete koydum, poşet gülünç derecede hafif geldi elime, buradaki onca zamanın ağırlığı bu kadarmış demek.. yarın istanbul'u terk ediyorum. pazartesi denizli'de uyanacağım, başka bir ışıkla, başka bir sessizlikle. bilmiyorum nasıl bir şey olacak bu, ama biliyorum ki bugünden sonra "eve gidiyorum" dediğimde artık bambaşka bir yeri kastedeceğim. hoşçakal masam, hoşçakal basık "e" tuşu, hoşçakal burada geçirdiğim onca zaman.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir başka günaydın: güneş doğmadan

@han · 2026-08-08 03:08

günaydın şu an 05:48. bu sabah erken kalktım, sebepsiz, sadece güneş bir şey fısıldadı gibi geldi. kahveyi koydum, kokusu evi doldururken duşa girdim, bir gün biri bu kokuya uyanacak, bilmeden gülümseyecek, ben de kapıdan izleyeceğim, ama bu şehirde değil. gün başladı, küçük şeyler yaptım, bir bardağı yıkadım gereğinden fazla özenle. pencereyi açtım, sanki biri "günaydın" diyecekmiş de duyayım diye. bulutlara baktım biraz, sonra kendime kızdım, "bulutlara bakacak vaktin mi var" dedim, sonra yine baktım.. bazen böyle sabahlar oluyor, kimseye söyleyemediğim bir umutla dolu. belki bugün, belki yarın, belki hiç.. ama ben yine de kahveyi fazladan yapıyorum, ihtimale karşı. günaydın, nerede olursan ol. umarım bugün biri sana da gülümseyerek "günaydın" der.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir iyi geceler: şaşırmadan geçen bir güne dair

@han · 2026-08-07 19:33

iyi geceler. bugün de garip bir şekilde geçti, aslında hiçbir şey olmadı, ama ben yine de yorgunum, belki de "hiçbir şey olmaması" en yorucu şey. sabah uyandım, ben yine şaşırdım, otuz küsur yıldır sabah oluyor bana, hâlâ her seferinde "haa, oldu yine" diyorum. insan alışamıyor bazı şeylere, alışmak istemiyor belki de; çünkü alışırsa fark etmeyecek.. günün ortasında bir şeyler yaptım mesela, ama hatırlamıyorum ne, muhtemelen ekrana baktım, muhtemelen bir kahve içtim, muhtemelen birine "iyiyim" dedim yine yalandan.. akşam oldu sonra, her zamanki gibi, ben yine "aa akşam olmuş" dedim, sanki ilk defa oluyormuş gibi. hep aynı saatte oluyor akşam, ben hep şaşırıyorum, belki asıl mesele bu olurdu bak; şaşırmayı bırakmamak.. müzik açtım biraz, o kadar sıradan bir şey ki bu, istediğim şarkıyı istediğim an dinleyebilmek, ama düşündüm de aslında hiç sıradan değil. bir tuşa basıyorum, bir ses geliyor, ben o sesle birlikte biraz daha az yalnız oluyorum. buna hâlâ şaşırıyorum.. bu gece kimseye bir şey ispatlamıyorum bakın. tumblr bile açmıyorum misal. sadece birazdan uyumaya çalışacağım, belki uyuyamayacağım, olsun. bazı geceler sadece yatakta durmak bile bir başarı sayılabiliyor bana göre. iyi geceler size. yarın da bir şeye şaşırırım herhalde. umarım güzel bir şeye.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir iyi akşamlar: yemek, kahve, sonra da hiçbir şey

@han · 2026-08-07 15:54

iyi akşamlar. bugün yine öyle bir gündü işte, insanın "ne yaptım ki bugün" diye sorduğunda cevap veremediği türden.. yemek yedim, gerçekten yedim, kaşıkla, boğazımdan geçirerek, bir insan gibi. sonra kahve yaptım. kahveyi yaparken şu an neden hâlâ aynı fincanı kullanıyorum diye düşündüm, kırılmadı da ondan herhalde, bazı şeyler sırf kırılmadıkları için hayatımızda kalıyorlar, insanlar gibi değil. bu dediğime güldüm bardağa anlam yükleyen kadın, okuyorsan af edersin.. neyse. hep aynı şeyler diyorum ya, biliyorum, sen de biliyorsun; ben de biliyorum.. ama bugün fark ettim ki "hep aynı şeyler" dediğimiz o cümlenin içine bak, kaç kere söylüyoruz, hiç sıkılmadan, sanki her seferinde yeni bir şeymiş gibi şikayet ediyoruz aynılıktan.. belki de asıl mucize bu, insanın her akşam aynı yorgunlukla oturup "yine mi" diyebilmesi. yenilenen bir şey varsa o da bu "yine mi" hâli.. karmaşık oldu bu, yazarken ne diyordum dedim duraksayıp.. sen de af edersin sayın okuyan.. kahve soğudu bu arada, ben yazarken. hep böyle oluyor, bir şeyi sıcak tutmaya çalışırken elimden kayıp gidiyor, sonra "olsun" diyorum, soğuk da içiliyor zaten, tadı değişiyor sadece, bitmiyor.. neyse. bu akşam kimseye bir şey ispatlamıyorum, kimseyi özlediğimi de söylemiyorum artık, sonra anomimden soru geliyor.. sadece yemek yiyip kahve yapan biriyim, bu kadar.. ama bil diye söylüyorum: bazı akşamlar tam da bu kadarlık olduğu için güzel oluyor. abartısız, ödevsiz, görevsiz, sadece bir fincan ve.. neyse.. iyi akşamlar, nerede olursan ol.. burayı ezbere biliyorsun, ama uğruyor musun inan bilmiyorum artık..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir bekleyiş: gelmeyen, ama özlemi bitmeyen

@han · 2026-08-07 13:28

hala ofisteyim. saat akmıyor, sürükleniyor. ekranda bir şeyler var, ama gözüm başka yerde. aslında hiçbir yerde. bugün güzel hiçbir şey olmadı. bunu yazmak bile tuhaf; çünkü "güzel bir şey olmadı" demek bir beklentinin olduğunu itiraf etmek. vardı. bekledim. gelmedi. özlediğim kadın gelmedi. gelmeyeceğini biliyordum galiba, ama insan bilse de bekliyor işte, bilmek özlemi durdurmuyor.. özlem öyle bir şey ki, gerçeğin önüne geçiyor. gelmeyeceğini bile bile kapıya bakıyorsun. telefonun titremesini bekliyorsun. sonra titremiyor ve sen yine de bekliyorsun; çünkü beklemek özlemden daha kolay bir alışkanlık. istanbul'daki son günlerim zehir oldu senin yüzünden.. şehir aynı şehir değil artık ya da ben aynı ben değilim, farkı çıkaramıyorum.. sokaklar hâlâ orada, kaldırımlar hâlâ kalabalık, ama içimde bir şey kapandı. bir kapı gibi. artık bu şehirde bana ait hiçbir köşe yok gibi hissediyorum, sanki her yer birinin bıraktığı boşlukla dolu. bir an önce s*ktir olup gitmek istiyorum buradan. basit bu kadar.. süslemeye gerek yok. bavulları toplarken bile içimde bir aceleci sabırsızlık var sanki şehir beni tutacakmış gibi, sanki son anda bir şey çıkıp "kal" diyecekmiş gibi, ama kimse demeyecek, biliyorum. taşınırken kendimi götürmeyeceğim. bunu kendime söz biliyorum, bilmiyorum tutabilecek miyim ama söylüyorum. bu şehirde bıraktığım her şeyi 'beklemeyi, kapıya bakmayı, gelmeyen mesajları, zehirli günleri' burada bırakacağım. valizime sadece gerekli olanı koyacağım. geri kalanı, bütün bu ağırlığı; kaldırımların arasına, otobüs duraklarına, hiç aramayan telefonun sessizliğine bırakacağım. belki gittiğim şehirde özlem aynı özlem olmayacak, belki orada beklemeyeceğim kimseyi ya da belki özlem beni de bulur, valizin gizli bir cebinde saklanmış gibi çıkar karşıma. bilmiyorum. yatakların altlarında aramıştım ya bir ara, senin haberin yok tabii.. ama en azından yine denemek istiyorum, bir yerde, gelmeyecek birini beklemeden yaşamayı..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir ara: dünya bekleyebilir

@han · 2026-08-07 07:45

günaydın yeni uyanan ve bloguma sessizce uğrayıp gidenler, merak ediyorsanız ofisteki bütün sabah ritüellerimi tamamladım ve geldim, bilgisayarın başına geçtim, bunu yazdım, yazıyorum ara ara, sonra birkaç şeye baktım, bakıyormuş gibi yaptım, gerekli yerlere gerekli ciddiyetle kafamı salladım, insanlara günaydın dedim, bana günaydın diyenlere günaydın dedim, sanki gerçekten güne başlamaya niyetliymişim gibi davrandım. sonra kahvemi aldım ve odama geldim. bu arada, sabah diş ipi kullanımı konusunda abarttım sanırım, sabahtır dişimde geçmeyen bir sızı var.. neyse. geçer. şimdi hiçbir şey yapasım yok. çok güzel. insanın bazen hiçbir şey yapmak istememesi de bir çeşit program aslında. bugün yapılacaklar listeme “hiçbir şey” yazsam keşke. yanına da tik atsam. tamamlandı. başarıyla hiçbir şey yapılmadı. çok iyi yapardım çünkü.. kahveyi masama koydum. daha ilk yudumda yüzümü buruşturdum. kahve de benimle aynı fikirde olmalı, o da bugün burada olmak istemiyor.. aşağı, yazılım odasına gittim geldim, aklım dağıldı. ne diyordum, nerede kalmıştık. bakıyoruz, telefon yanımda, pencere açık, ben kapalıyım.. öyle büyük bir mutsuzluk da değil bu. keşke olsa. insan neye kızdığını bilse, gidip ona kızar. ben bugün hiçbir şeye kızamıyorum. sadece her şey biraz fazla geliyor. sorumluluk fazla, telefon fazla, görüşmeler ve sesler fazla. buna rağmen bir de insanların “nasılsınız?” diye sorup cevabını gerçekten beklememesi bile fazla. oysa o kız çok güzel bak.. gireceğime en çok o üzülüyor. seviyesinden çıkıp seviyesiz sohbeti bile zekice.. şimdi bir de çalışmak var. çalışmak dediğimiz şey bazen gerçekten çalışmak değil zaten. ekrana bakıp hayatının başka bir yerinde olmayı istemek, şu anki gibi imlecin yanıp sönmesini izlemek, sanki o küçük çizgi bir şey söyleyecekmiş gibi. söylemiyor. hiçbir şey söylemiyor. söylemez zaten, niye söylesin. ben de söylemiyorum. sadece bloguma yazmak amacım.. bugün kimseye kendimi anlatmayacağım dedim. zaten insan kendini anlattıkça bazen daha anlaşılmaz hale geliyor. "iyiyim" desen yalan, "iyi değilim" desen açıklama bekliyorlar. ikisini de demeyip kahve içmek en makul seçenek. kahvemi içiyorum. içindekileri yazıyorum falan. hayatımda şu an en istikrarlı ilişki bu olabilir. bir yudum daha aldım. daha da kötü. neyse. böyle hislerin olduğu bir dünyada bazen insanın içinden dünyayı düzeltmek gelmiyor, ağzını ayırıp bırakıyorsun öyle biraz. dünya kendi kendine dönsün, güneş kendi kendine doğsun, insanlar kendi işlerine yetişsin. faturalar, taksitler, krediler kendi kendine ödenmiş gibi olsun, ben de şu sandalyede beş dakika hiçbir yere yetişmeden oturayım; çünkü herkes bir yerlere yetişiyor benim hayatımda. haftasonu bir etkinlik varmış, sen de katılacak mısın diyorlar. gülüyorum. aga ben yolda olacağım, bana bel bağlama. bugün varım haftasonu yokum.. ben bugün biraz geç kalmak istiyorum. hiçbir yere değil. kendime.. ve nedense bunun da acelesi yokmuş gibi geliyor. kahve soğuyor. bilgisayar açık kalıyor yazdığım bu yazı bekliyor, araya başka işler sokuşuyor, dışarıda birileri konuşuyor. ben hâlâ odadayım. ofiste sabah bitti, ama gün başlamadı daha. belki bugün böyle olsun. bazı günler yaşanmıyor zaten, sadece geçiyor. bugün de geçsin. sen de geç. o da geçsin; çünkü geçer.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir hayat: çözemedik, ama yaşadık

@han · 2026-08-07 05:30

kahvemi yaptım, oturdum. birazdan ofise geçeceğim. şimdilik hiçbir yere gitmiyorum. bence sabahın en güzel tarafı bu. daha kimse senden bir şey istememiş oluyor. telefon çalmamış, biri "müsait misiniz" dememiş, kimse senden bir şey rica etmemiş.. dünya henüz sana ulaşamamış oluyor. kahvem güzel. bunu da bir başarı sayıyorum artık. insanın hayattan beklentileri yaş aldıkça bayağı küçülüyor ha.. eskiden ne istiyordum bilmiyorum. şimdi kahvem güzel olsun, internet çalışsın, kimse saçma bir şey söylemesin, sevdiğim insanlar iyi olsun, yeter. daha ne.. hatta internet olmasa da olur. sevdiğim insanlar iyi olsun yeter, ama internet de olsun tabii.. o kadar da romantik değiliz. bazen sabahları kendimi dünyanın en mantıklı insanı sanıyorum. sonra kahveyi masaya koyup on dakika boyunca hiçbir şey yapmadan fincana bakıyorum. o zaman anlıyorum ki yok, ben de diğerleri gibiyim. hepimizin kafasında aynı anda on tane hayat dönüyor. birini düşünüyoruz, sonra faturaları, sonra çocukluğu, sonra öğlen ne yiyeceğimizi, sonra bir şarkıyı, sonra hiçbirini düşünmemeye çalışıyoruz. olmuyor. ben mesela şu an ofiste ne yapacağımı düşünüyorum, sonra neden düşündüğümü düşünüyorum.. sonra ofise gitmek istemediğimi düşünüyorum.. sonra gitmem gerektiğini.. sonra aslında gitmenin o kadar da kötü olmadığını.. sonra ikinci kahvem bitiyor. bütün felsefe dağılıyor. insanın zihni de biraz böyle çalışıyor işte. çok ciddi bir mesele düşünürken bir anda "evde ekmek var mı?" diye soruyor kendine. var mı? yok. güzel. onu da alırım. bir insanın hayatı büyük kararlarla değil, küçük eksiklerle ilerliyor bazen, aksilikler yazacaktım, klavyem sağolsun 'eksikler' olarak çevirdi, neyse.. ekmek eksik. kahve bitmiş. çamaşır makinesi çalışacak. 8 saat zaman gecikmesiyle onu başlattım.. ofise gidilecek. birine cevap verilecek, günaydın'lar falan.. birini özleyeceksin sonra.. bir şeyden vazgeçeceksin.. sonra akşam olacak ve bütün bunların arasında kimse fark etmeyecek, ama sen yine yaşamış olacaksın. en azından çamaşırlar yakınmış olacak. neyse. kahvemi bitiriyorum. birazdan ofise geçeceğim. muhtemelen yine bir sürü şey düşüneceğim. muhtemelen hiçbirini çözemeyeceğim. olsun. her şeyi çözmek zorunda değiliz zaten. bazı sabahlar sadece kahveni içip "bugün de bakalım ne olacak" demek yetiyor. günaydın.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir fincan: acelemiz yoktu

@han · 2026-08-06 18:03

iyi akşamlar, bugün kimse gelmedi. çok da normaldi. evler bazen misafir beklemez, yalnızlığı bekler. ben de bekledim. kendime bir şeyler hazırladım. acelem yoktu. yalnızlığın en sevdiğim tarafı bu galiba; kimse senden hızlı olmanı istemiyor. bir bardak koyuyorsun. oturuyorsun. kalkıyorsun. tekrar oturuyorsun. saatin kaç olduğu bile önemini kaybediyor. eskiden yalnızlığı eksik sanırdım. şimdi biraz öyle düşünmüyorum; çünkü insanlar en çok kendisiyle baş başa kalınca öğrenir bazı şeyleri. hangi şarkıyı yarısında kapattığını, hangi cümleyi kendine bile kuramadığını, hangi sessizliği sevdiğini, hangisine katlanamadığını.. bunları kalabalık öğretmiyor. ev öğretiyor. akşam öğretiyor. iyi geliyor. hem biliyor musunuz, insanın kendi hayatında misafir olmaması güzel bir şey. evde dolaşırken kimseye açıklama yapmamak falan.. bir fincanı masada unutabilmek.. ışıkları açık bırakabilmek.. bir kitabı yüzüstü kapatıp saatler sonra aynı sayfaya dönebilmek.. bunların hepsi küçük özgürlükler. küçük özgürlükler de bazen büyük mutluluklardan daha uzun sürüyor; eğer bunu okuyan biri varsa, umarım bu akşam kendine biraz yumuşak davranırsın, kimse seni aramadıysa da canın sağ olsun, çok konuşmadıysan da, çok gülemediysen de.. her günün bir görevi yok sonuçta. bazı akşamlar sadece akşamdır.. o onun görevi.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir sessizlik: gülümseyince anlaşılmıyor

@han · 2026-08-06 15:12

ofisten çıkıp eve geldim. duşa bile girmedim. çantayı kapının yanına bıraktım, kendimi koltuğa attım. telefon elimdeydi, ama aslında hiçbir şeye bakmıyordum. sadece ekran açıktı. bazen insanın canı bir şey yapmak istemez zaten. insanız ya hani, bugün de çünkü.. ben de hiçbir şey yapmıyor gibi görünmek istiyordum. ev yine sessizdi. sessizlik dediğim de öyle mutlak bir sessizlik değil. buzdolabının uğultusu, dışarıdan geçen arabalar, üst katta sürüklenen sandalye falan.. insan yalnız yaşayınca binanın her bir tınıtısı bir şey anlatıyor.. hem insanın içinde de böyle sesler oluyor bazen. kimse duymuyor, ama bir yerlerde bir şey çat diye kırılıyor. gidip bakıyorsun, en sevdiğin tarafın paramparça olmuş. gülüyorsun, ne yapacaksın ki başka. derim ya, gülmekten iyisi mi var.. sonra ne yapıyorsun? aynı bunu yaptığın gibi işte.. eğiliyorsun, topluyorsun, elini kesmemeye çalışıyorsun. hiçbir şey olmamış gibi yerine dönüyorsun. işin ilginci, bunu yaparken yüzünde hâlâ küçük bir gülümseme oluyor; çünkü insan üzgün olduğunu belli etmezse güçlü sanılıyor. ben güçlüyüm zaten.. belki de bu yüzden kimse bir şey anlamıyor. o zaten halleder diyorlar vs.. gece rüyamı bölen seste de kitaplar devrilmiş. şiirler, hikayeler, birkaç hukuk kitabı. sanırsın adalet okudum.. bir de oğuz atay.. eğilip toplarken, insan en çok sevdiği yazarlara mı benziyor, yoksa en çok altını çizdiği cümlelere mi, diye düşündüm. bilmiyorum. bildiğim tek şey şu: bazen durup kendi kendime şunu soruyorum. beni kim aklında tutacak.. bir sabah bu ev başıma yıkılsa, kaç kişi "dün onunla konuşmuştum" diyecek? en fazla belki birkaç gün üzülünür. hep böyle derim.. sonra herkes kaldığı yerden devam eder. faturalar ödenir, işe gidilir, mesajlar cevaplanır, evi yıkanla mahkemeler görülür, çocuklar okula bırakılır işte ne bileyim.. hayat hiç kimse için durmuyor çünkü. öncecen buna çok takılırdım, ama artık buna kırgın değilim. sadece.. ben de birinin aklına ansızın düşmek isterdim. markette su alırken, yolda yürürken, bir şarkı duyunca, gece uyuyamazken; çünkü galiba ben bütün ömrümü kimseye yük olmamaya çalışarak geçirmiştim. herkes rahat etsin diye kendimden biraz biraz eksiltmişim. sorsan "benim mükemmel hayatım var." neyse, yemek söyleyeceğim ve o gelene kadar da duşa gireceğim. mükemmeliz ya, her şey yerli yerinde olacak; ama yanlış yazdığım şeyler varsa kusura bakmayın ya da kopuk cümleler filan falan.. yersiz..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir sorun: değil

@han · 2026-08-06 13:39

sorun değil, her şey yolunda 😭😭

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir vazgeçiş: rüyalar da yorulur.

@han · 2026-08-06 01:11

iyi uykular, rüyamda seni gördüm. uyanınca ilk yaptığım şey saate bakmak olmadı. keşke olsaydı, çünkü kalktım mutfağa gidip bir sigara yaktım, saat 03:34 idi. yani uyandığımda büyük ihtimalle 03:33 olmalı.. hem sen bakma ona buna yazdığıma.. baştan alıyorum: rüyamdan uyandım, bir süre tavana baktım; çünkü insan bazı rüyalardan uyanamıyor, yalnızca gözlerini açıyor. birkaç saniye boyunca her şey gerçekti. sen vardın, sesin bile vardı inanır mısın.. ben de vardım, ama görmedim, hissettim. sonra oda geldi, duvar geldi, sessizlik geldi. gerçek dediğimiz o terbiyesiz şey yine kapıyı çalmadan içeri girdi. ben vazgeçtim çocuk, artık rüyalarıma gelme. senin hiçbir şeyden de haberin yok zaten. her gelişinde seni yeniden kaybediyorum bak.. insan kaybetmekten de yorulur. hem aynı ayrılığı kaç kere yaşayabilirim bilmiyorum.. sen haklıydın. sen kazandın.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir hatırlatma: bazı cümleler "seni seviyorum"dan büyüktür

@han · 2026-08-05 22:48

uykumu getirmek için kendime bir oyun buldum. oyun şöyle, bir insan birini ne kadar tanıyabilir, oyun bu kadar.. mesela sen çorbanın ilk kaşığını üfleyerek içersin, ben en sevmediğim bir kitap dahi olsa sayfalarından sözcükler kesmeye kıyamam. sen yeni aldığın kıyafetleri hemen giyersin, ben yeni aldığım defterlere uzun süre yazamam. sen yağmur başlamadan önce kokusunu anlarsın, ben bir evde biri az önce ağladı mı hemen anlarım. ikimiz de söylemeyiz. oyunun kuralı bu, kim daha çok biliyor diye yarışmıyoruz. kim daha dikkatli sevmiş diye bakıyoruz. bence insanları büyük şeyler tanıtmıyor.. (var ya burada öyle bir şey yazardım ki.. neyse..) hangi tarafına yatınca uyuduğu, kahveyi 65 dereceye düşürüp soğumasına izin verip vermediği, evde terlikle mi çıplak ayak mı dolaştığı, mandalinaların beyazlarını temizleyip temizlemediği, bir şarkının tam neresinde sesi kısıp sustuğu.. bunlar. insan en çok bunlardan ibaret. öyle. bir gün biri beni gerçekten severse diye düşündüm senin yüzünden. umarım bana "seni seviyorum" demeden önce, "sen bile bile ince iki yastıkla yatıyorsun" der; çünkü bazı cümleler sevgiden daha büyük gelir sevilmeyi bilene.. (yine aynı his..) birinin seni ezberlemesi gibi. güzel bir şey bu. cümle de hoşuma gitti hani.. dünya herkesi birbirine anlatmaya çalışıyor; oysa bazen tek istediğin, bir kişinin seni yanlış hatırlamaması. neyse. uyuyamadıkça yazarım daha, ama bir ağırlık çöktü şimdiden. iyi geceler. (...)

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir gece: kendine de uğra

@han · 2026-08-05 22:07

iyi geceler, bugün de bitti. insan bazen bir günü bitirdiği için şükretmek yerine sonunda kimseye hesap vermeyecek olduğu için sevinir. bugün de öyle. ev hâlâ sessiz, duvarlar aynı. ben biraz başka. biliyor musunuz, canım çok sıkılınca büyük kararlar almıyorum artık. kahve kupasını değiştiriyorum falan, bir bardak su içiyorum mesela, mutfağa gidip dolabı açıyorum, dolabı neden açtığımı unutuyorum, sonra kapatıyorum.. sanki hayat tam da böyle düzelecekmiş gibi. ben de bunu bu yüzden böyle yaptım. birkaç kere.. nasılsınız gerçekten? cevap vermeyeceksiniz biliyorum, ama olsun. bazı sorular cevabı için sorulmuyor. yalnız kalmamak için soruluyor ya da yalnızlığı birazcıcık daha hissetmemek için. bugün yine kendime biraz iyi davranmaya çalıştım. beceremedim. yarın tekrar denerim; çünkü insan en çok kendisini ikna etmekten yoruluyor. mesela iyi olacağına, geçeceğine, değeceğine.. belki de hiçbir şey geçmiyordur. sadece biz aynı yaranın etrafında dolaşa dolaşa yürümeyi öğreniyoruzdur. neyse. geceyi severim; çünkü kimse geceleri güçlü görünmeye çalışmaz. korkan korkar, uyuyan uyur. hem evler yalan söylemez. ışıklar azalınca herkes biraz kendisi olur. ben de. şimdi biraz daha oturacağım. belki hiçbir şey düşünmeden, belki her şeyi düşünerek; ama ikisi de aynı yere çıkıyor zaten. siz de kendinize iyi bakın. kimsenin aklına gelmiyorsanız bile kendi aklınıza gelin. bugünlük bu kadarcık da yeter. iyi geceler. ha bir de denizli'den beklediğim telefon geldi bugün, yarından sonra istanbul'u terk edeceğim. saat çoktan yarın olmuş bile, hesapta yanlışlık olabilir.. biz bugün ofistekilerle veda partisi yaptık da, hafif alkollüyüm, beni affedin ne olur. iyi geceler demiştim zaten dimi..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir mızmızlık: bugün dünyayı kurtarmıyorum

@han · 2026-08-05 08:16

günaydın, bugün hiçbir şeyi sevmek istemiyorum. şarkıları mesela. kim karar verdi sabahın bu kadar umutlu başlaması gerektiğine. açıyorum bende, biri aşık, biri özgür, biri yollarda göğsünde bir insanla falan.. bana ne. şarkıları ve insanları kapatıyorum. kuşlar ötmüş. bravo. güneş doğmuş. aferin. çiçek açmış. çok da umurumdaydı.. bazen dünyanın hiçbir çabasına ikna olmuyorum. bugün benim öyle bir günüm. kimse bana "bir kahve iç geçer" demesin mesela. geçmiyor. kimse "zamanla olur" da demesin. olursa olur zaten, sizin cümlelerinizden olmayacak. ben kadercil olmaya da sinir oluyorum bayan. çaban yok, umudun yok, zihninde kırıntı bile yok.. hatta mümkünse bugün kimse bana umut da vermesin; çünkü umut da bazen fazla mesai gibi geliyor insana, keriz gibi.. bir de şu sürekli iyi hissetmek zorundaymışız hal var ya, ben bile ona inanırdım.. ona çok sinir oluyorum. günaydın yazısı yazıyorsan mutlu olacaksın.. hava güzelse şükredeceksin.. çiçek gördün mü fotoğrafını çekeceksin.. kahveni koyup "hayat güzel" diyeceksin.. çok bi skim he, her şey çok güzel.. bir düşün bakalım ya değilse.. ya bugün hiçbir şey güzel gelmiyorsa. insan bazen sadece yorulur. sebebi de olmaz. aslında olur da konduramazsın, en çok kendine.. olmaması daha kötü hatta; çünkü kavga edeceğin kimse de kalmıyor. sanki çok da skinde insanlar, duygular, hisler.. ayarımı kaydırdın kadın sağol, bugün biraz söyleneceğim, bu kaldırımlar neden yamuk, kadıköyün bakanı yok mu heey; bu internet neden yine çekmiyor, tonlarla para ödüyoruz; bu şarkılar neden birbirine benziyor, hepsi bok; insanlar neden bu kadar yüksek sesle konuşuyor, ayarsız; kahve neden bu kadar çabuk bitiyor, daha soğumadan; başım neden durmadan ağrıyor, kim ağrıtıyorsa.. ve neden bütün bunlara rağmen dünya hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam ediyor. ayıp değil mi biraz.. neyse. içimden biraz daha söylenirim ben. sonra geçer mi bilmiyorum, ama geçmese de olur. her sabah dünyayı kurtarmak zorunda değiliz dedim o kadar, bugün de ben mızmız olacağım.. günaydın. bugün benden bu kadar.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir uyku: özlemin nöbeti gece başlar

@han · 2026-08-04 20:16

iyi geceler, bazı geceler insanın canı uyumak istemiyor; rüya görmek istiyor. ikisi aynı şey değilmiş. benim kıyaslarım bu aralar böyle, ille biri baskın olur. bugün bunu öğrendim, kıyaslamayı yani. odanın ışığını kapattım. bir süre tavana baktım. bildirim geldi ona baktım.. sonra gözlerimi kapattım. uyumak için değil bu arada, seni biraz daha unutmamak için. yazık bana ve dahi ben gibilere.. insan sevdiği birini unutmaya çalışırken bile en çok onu hatırlıyor, o yüzden unutmak için bile hatırlamak gerekiyor.. yastığın soğuk tarafını çevirdim. bir şey değişmedi. ellerimi göğsümün üzerinde birleştirdim. çocukken öyle uyurdum, sanki biri elimi tutuyormuş gibi gelirdi. büyüyünce insanın elleri büyüyor da, onları tutan kimse büyümüyor galiba.. bak, bir ara gerçekten sesini duydum sandım. gözlerimi açmadım; çünkü bazı sesler gerçekte yok oluyor, gözünü açınca falan.. rüyalarda daha uzun kalıyorlar. sözde sekiz saniye. belki biraz daha uyursam yine gelirsin diye düşündüm; çünkü gerçek hayatta gelmediğin her gün rüyaların üzerine biraz daha yük biniyor.. bir insanın bütün özlemi uykusuna emanet edilir mi bilmiyorum. ben ettim. başka çarem mi yok sanki.. sevmek çok saçma, kutuplarda mı yaşıyorum da? yarın seni daha az özlerim sanıyordum. bugün için yani.. olmuyor. özlemek eksilmiyor, yalnızca insanın içinde daha sessiz bir yere taşınıyor.. ben bazen gecenin bir yerinde uyanıyorum. hangi gün bilmiyorum, hangi mevsim bilmiyorum; ama ilk düşündüğüm şey hep aynı oluyor: sen. sonra tekrar uyumaya çalışıyorum; çünkü seni en çok orada bulabiliyorum.. iyi geceler; eğer bu gece birbirimizi göremezsek.. lütfen aynı rüyaya geç kalma.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir iletisim: birtakım güncellemeler (yeni)

@han · 2026-08-04 15:22

uygulama gibi kullanılabilen pwa kısayolunun logosunu güncelledim; eğer aşağıdaki dediğim uygulama kısayolunu eklediyseniz silip tekrar yükleyin aynı şekilde.. (isteğe bağlı.) tumblr'ın t'sine benzer bir h logosu yaptım. tumblr değil handlr aslında. bu 2020'deki projemdendi :D belki bir gün gerçeğe dönüşebilir bu arada.* neymiş öyle tabelasız saçmalığı, tabelasız. isme bak aw. handlr ise handler'ın kısaltması, ilgilenen/yöneten kişi, işleyici, üstesinden gelmek anlamında.. han ile başladığına bakmayın :d sonbahar gibi belki piyasaya sürerim. yap da görelim deyin yeter benim için ;) - yorum yapamıyorsanız, gmail ile giriş yapın ve ondan sonra anonim'i seçerek yorum yapabilirsiniz. - okumadığın veya yeni gelen ya da güncellenen postlar için kırmızı ibare var. artık biraz daha interaktifiz.. ama geçmişi silersen her şey kırmızı olur benden söylemesi :) edit: tamam dur ben de rahatsız oldum bu durumdan. o yüzden ≡ menü'ye bas, en üstteki "okundu yap" yazısına dokun :) - android kullanıcıları için web app pwa uygulamasını yayınladım. bloga girince yüklemek istersen yükle de, kısayol gibi bir şey. bildirim gelmiyor, ama kolay erişim sağlar. yanlışlıkla kapattıysan sağ üstteki 3 noktaya bas ve menüden yükle ve kısayol oluşturmayı seç.. ios kullacıları için safariden girince alttaki paylaş ikonuna (kare + ok) kısmından "ana ekrana ekle" seçeneği ile "künh." ismiyle uygulama gibi kısayol kullanabilir. - iletişim sayfasına whatsapp ekledim. yazmak istersen buradan ulaşabilirsin veya ≡ menü'nün orta kısmında iletişim formu bulunmakta, aynı zamanda postlara yorum atabilirsin, hem de anonim olarak atma şansınız var.. (şu ara bozulmuş, halleriz ama afjhjdsgh) normal anonim olabilirsin, kayıt olmana gerek yok.. ve anonim cevaplarını blogumda arama, anonim olduğun yerde aşağıya doğru kaydır. - hem biraz farklılıklara açık ol, hep aynı şeyi hep aynı şekilde yapmak/kullanmak sıkıcı olur. blogspot bu aralar bana biraz herkesten izole olmuşum hissi veriyor. tumblr'daki pornblogları da görmüyorum ya bu bile iyi hissetmeme yardımcı oldu. çeşitlilik iyidir. - burası da duyuruların yayınlandığı bir yer olsun. :)

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir kuş: bazıları konar, bazıları kök salar

@han · 2026-08-04 13:34

ben, vasat bir hanedanın kahramanıydım, o ise bir kuş; ben kök salmayı marifet sandım, o yalnızca bir dala kondu; nedense bütün ağaç onun oldu. ben sesimi yükselttim, o alçak sesle konuştu; insanlar beni duydular, ama en çok onu hatırladılar. ben masalara yumruğumu bıraktım, o bir gülümsemesini.. hangimizin izi daha uzun sürdü bilmiyorum. ben ömrümü var olmaya harcadım, o hiç çabalamadan vardı; çünkü ben kendimi ispat ederek yaşamayı öğrendim, o ise yalnızca iyi gelerek.. ben dünyayı seçtim, o birkaç insanı.. dünya beni alkışladı, biz onu sevdik. belki bütün fark buydu. ben herkese görünmek istedim, o yalnızca birinin aklında kalmayı.. insan bir ömür boyunca görüldüğü kadar yaşamıyor, bir kez özlendiği kadar yaşıyor. o yüzden.. ben çok vardım, o hep yoktu.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir umut: beğenirse.. gerisi bekler.

@han · 2026-08-04 10:10

merhaba bugün öğlen saatleri.. hayır önce amelie soundtrack; comptine d'un autre été, l'après-midi, allahın cezası telefon ve lanet fransızca. itiraf ediyorum parçanın ismini google'dan kopyaladım. o sıra ofisteki ezgi kahveyi masama bıraktı. bir süre dokunmadım. kahvenin de insan gibi kendi sıcaklığıyla kalmaya hakkı var bence.. şimdi madem ezgi dedim.. beş yıl önce tanıştığım bir insanla birkaç gün önce yeniden tanıştım. insan aynı nehirde ikinci kez yıkanamazdı ya hani, ama aynı kişiyle iki kere tanışabilir mi bilmiyorum. aslında su değişti yaşlar değişti.. neyse, oluyormuş. beş yıl önce tanıştığım kızı hatırlıyorum. şimdi tanıştığım kadını da. ikisinin arasında geçen beş yılı bilmiyorum. belki en çok onu merak ediyorum. dün bir hüznüne rastladım mesela.. benim şansım böyledir canım. hem insan bazen hiçbir şey anlatmıyor, ama her şeyi anlatıyor. öyle bir akşamdı. "sor" diyordu sanki. ben sormadım; çünkü bazı yaralar, cevabını bildiğin soruları sevmiyor. şarkı değişti, dispute çalıyor şimdi. şansa bak.. ezgi kitabımı sipariş etmişti, bugün kitabım kargoda. hatta dağıtıma çıkmış. bunu yazarken bile saçma bir heyecan var içimde; çünkü kitabı beğenirse.. dur.. (!) insan böyle cümle kurmamalı.. ama kuruyor işte. kitabı beğenirse beni de biraz beğenir sanıyorum. ne salakça. sonra aklıma behçet necatigil'in o sahnesi ve sözleri geldi: "bir kadının şiiri beğenmesi, şairini de beğeneceği anlamına mı gelir?" gülümsemekle vazgeçmek arasında kaldım. kahveden bir yudum aldım. ikisi de olmadı. bir de, dün gece tumblr hesabımı kapattım. çok uzun zamandır kapatmam gereken bir pencereyi kapatmışım meğer. garip. bazı vedalar üzmüyor, yalnızca odanın sesini değiştiriyor, oysa beklenen iklimin değişmesi. neyse. şimdi burada oturuyorum, o belki kargonun ne zaman geleceğini düşünüyordur. ben, kitabın kapağını açınca hangi sayfaya denk geleceğini.. hayat bazen çok büyük şeylerle değişmiyor. bir kargo mesajıyla da değişebiliyor ya da kahvaltı yapmak isteyen var mı diye sorunca.. neyse, umarım beğenir. kitabı. gerisi acele etmesin. insan bazen bir cümlenin bir insana ulaşmasını bekliyor. kendinden önce.. neyse.. bakıyorum, mail var. yıl olmuş 2026,5.. telefon çalacak birazdan. kahvem de soğudu, ama içimde küçücük bir yer, bugün dağıtıma çıkan şeyin sadece bir kitap olmadığını biliyor. hayırlı işler. hepimize. ısısısısıs..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir mevsim: yanlış zamanda açan çiçekler de güzeldir

@han · 2026-08-03 17:24

şimdi akşam, 19:21. eve geldim çok oldu. anahtarı kapıda biraz fazla çevirdim, sabah ne düşünüyordum da kilidi kaç kez çevrildiğimi bile unutmuşum bak. sanki kapıyı değil de bugünü kilitleyecekmişim gibi. olmadı. açıldı işte; çünkü açılır canım benim, bu böyledir. her şey yoluna girer, sen oldu sanırsın.. düşünsene ayrılmayı başarı sayana olur olan her şey, kalanlar da olur sonra. onlar bazı günler eve girer, insanın peşinden salona kadar gelir. eminim anlamadın buradaki boşluğu, olsun. camı açtım şimdi. elimde seni özleten bir cihaz.. dışarıda gün batımı vardı, evet günler hep batar, insana da.. ben bir süre öylece baktım. öğrendim ki sen hiçbir gün batımında aslında benimle aynı gökyüzüne bakmamıştın. ben ikimizin aynı kayalıklarda oturduğunu sanırken, senin güneşin başka denize batıyormuş. benim sustuğum yerde sen konuşuyormuşsun. benim hayran kaldığım bulutu sen belki hiç görmemişsin. bu da olsun. öğrendim ki bazı insanlar aynı manzaraya bakıp bambaşka hayatlar yaşıyormuş. asıl buna olsun.. sonra komşunun bahar günleri gibi duran çiçekleri geldi aklıma, daha doğru gördüm. biliyorum ki sen baharı başka odalara götürmeyi de biliyormuşsun. ben seni annenin seslendiği isme kadar ezberlemişken, sen başkalarının evine çiçek bırakıp bahar korkutuyormuşsun. olsun.. insan bazen birini o kadar yakından tanıyor ki, meğer hiç tanımamış oluyor. yine olsun.. şimdi akşam, 20:03. ev sessiz, ben sessiz, dışarıda bir vapur geçti. eskisi gibi dönüp bakmadım; çünkü bazı bekleyişler, bir gün kendiliğinden yoruluyor.. dedim ki ben sevmeyi biliyormuşum. bunu senden öğrendim, ama senden dolayı değil. seni severken kendime rastladığım için. o tarafımı kaybetmeyeceğim; çünkü bir gün biri giderse sevmenin de onunla gitmesi gerekmiyor. bazıları hayal kırıklığı oluyor. bazıları sadece yanlış mevsim, ama hayat bunların hiçbirinin ardından durmuyor. ben de durmayacağım. yalnız.. bir süre daha gün batımlarını tek başıma izleyeceğim. olsun.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir çiçek: en kırık dal bile baharı hatırlar

@han · 2026-08-03 07:15

günaydın. sabah perdeyi açınca güneş içeri girdi. sabah rutinim benim bu, uyanınca beş on dakika maviliği hissetmek, en azından kahve olana kadar. işte gerçek alarm böyle kurulur, biyolojik alarm bunun adı, kendine uyandığını belli etmek falan.. yakında bilim açıklar. ben deyince değersiz, 144 IQ biriyim oysa.. gökyüzüyle bir süre birbirimize baktık öyle. ikimiz de yeterli değildik. güneş bir insanın yokluğunu dolduramıyormuş. ben de bunu dolduramıyormuşum. yine de 3-2 berabere kaldık. adaletsizlik yapmak istemedim ama mızmız yanım yine baskın.. neyse. kahveyi koydum. demlenmesini beklerken aklıma yine aynı şey geldi. insan en çok kimi özlediğini düşünmeden edemiyor, kimin yanında kendisi olabildiğini özlüyor filan falan.. işte belki o yüzden bazı sabahlar kahve acı oluyor. şeker eksik olduğundan değil, azaltma bırak artık dediklerim olmamıştı başka. bu da bir ses eksik olduğundan.. camı açtım. uzun uzun gökyüzüne baktım. sanki semadan inecek bir yağmur, yalnızca toprağı değil içimde uzun zamandır kuruyan bir yeri de sulayacakmış gibi. gelmedi. olsun. beklemek de bazen dua etmenin başka biçimi.. telefonu elime aldım, notları açtım. yazmak devadır diyorlar. doğru; çünkü bazı yaralar konuşmaz, ama cümle olunca daha az kanar. bir zamanlar birine baktığımda dünyanın bütün mavileri biraz daha yakın görünürdü. şimdi aynı gökyüzüne bakıyorum, mavi yine aynı, ama insanın içindeki ufuk bir kişi eksilince kilometrelerce geriye çekiliyormuş.. herkes sanıyor ki özlemek birinin gitmesinden sonra başlıyor. yanlış. özlemek bazen daha gitmeden yerleşiyor insanın içine. evin en güzel odasını seçiyor falan.. neyse.. birazdan işe gideceğim. insanlarla konuşacağım. güleceğim. kahve içeceğim. hayatın normal görünmesini sağlayan bütün küçük görevleri eksiksiz yerine getireceğim. yine kimse anlamayacak. yıkılmayı bile sessizce öğreniyorum bahar aylarından beri.. ama yine de içimde küçücük bir yer inatla yaşamaya devam ediyor. hâlâ bir gün kırık bir çiçeğin yeniden açabileceğine, kuraklığın bir yağmurla bitebileceğine ve insanın ne kadar geç kalmış olursa olsun yeniden umut edebileceğine inanıyorum. o küçücük yere güvenerek.. günaydın.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir pazartesi öncesi: yarın yine iyiymişiz gibi

@han · 2026-08-02 19:54

iyi geceler. az önce evin bütün ışıklarını kapattım. sonra tekrar açtım. sonra tekrar kapattım. karanlık mı bana iyi geliyor, ışık mı, onu test ediyordum sanki. bilim insanı gibi. tek deney malzemem de bendim. sonuçlar çok tatmin edici değil.. mutfağa gittim. bir bardak su doldurdum. içmedim. bir süre elimde tuttum. ezgi'ye yazdım.. artık bazı şeyleri tüketmek istemiyorum sanırım yanımda dursun istiyorum.. su, sessizlik, bir insan, 2021'den bazı umutlar.. camı açtım. geceyi biraz içeri davet ettim. gel dedim. bari sen dur. çok dağılma ama. yarın iş var.. bugün kimseye derdimi anlatmamışım. kimse de sormamış zaten. bence bu ikisi birbirini buluyor: "anlatmayanlarla sormayanlar." çok uyumlu bir çiftler. aslında sevdiğim ile ben gibi. bir ara kendi kendime dedim ki, geçti mi? neyin geçeceğini bilmiyorum, ama insanın içinde sürekli yoklama yapan bir memur var. arada kafasını uzatıp, "tamam mı?" diyor. ben de günlerdir aynı cevabı veriyorum, "idare ediyoruz." özlemek de ne garip.. ilk zamanlar insanın karşısına oturuyor. sonra kanepeye geçiyor. sonra evin içinde dolaşmaya başlıyor. en sonunda da anahtarı oluyor. artık sen misafirsin. gibi. o ev sahibi. neyse. çok büyütmeyeyim. yarın sabah alarm çalacak. kahve olacak. ofise geçilecek. aynı masa. masanın önünde benim adım. ne saçma.. belki biraz daha az ben. belki biraz daha çok alışmış halim. ikisi de çok iç açıcı değil, ama yaşamak biraz da böyle galiba. her gün kırılan yerlerini cebine koyup kimse fark etmesin diye normal yürümek falan, kamburumu çıkarmadan falan.. iyi geceler. yarın birbirimize yine hayattaymışız gibi yaparız.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir başka pazar: sessizlik de bazen konuşur

@han · 2026-08-02 08:18

günaydın. pazar sabahlarının insanın canını acıtmak gibi tuhaf bir huyu var. kimsenin acele etmediği saatlerde insan en çok kendine yetişemiyor.. perdeden sızan güneş odanın içine usulca doluyor, ama bazı boşluklara ışık işlemiyor.. demiştim ya, kötü yazılar (romanlar) hava durumuyla başlıyor diye.. bak şimdi nasıl kötü olacak. kahve demledim. mahalle yavaş yavaş uyanıyor. uzaktan ekmek poşetinin hışırtısı geliyor, bir çocuk gülüyor. çocuklar da zaten hep güler. ben buna katlanamıyorum.. karşı binadaki havalı kadın balkon yıkıyor, dünya yine her zamanki gibi devam ediyor. buna hâlâ buna alışamadım; çünkü seni özlemek bazen çok büyük bir şey.. bunu küçültünce şöyle: sanki daha çok masada eksik duran bir bardak gibi.. kahvesi yok. sürekli gözüme çarpıyor, ama kimse onun eksik olduğunu fark etmiyor. herkes kendi pazarını yaşıyor. neyse. şey, ben üzerinde N yazan bardağı ofisten çaldım.. her neyse. ben hâlâ aynı günlerin içindeyim sanki. insan en çok tatil günlerinde yoruluyormuş.. yapacak hiçbir şey olmayınca aklın hep aynı yere gidiyor n.. keşke diye başlayan cümleler çoğalıyor.. belki bugün yazarsın, belki bir bugün karşılaşırız, belki hiç hiçbir şey olmaz. en çok da sonuncusu oluyor. buna gülümsedim tamam.. garip olan bir şey daha; martılar yine gökyüzünü yırtarcasına öttüğünü sanıyor, kahve yine demleniyor, komşu yine halısını silkeliyor.. hayat seni hiç tanımamış gibi davranıyor. buna kırılıyorum biraz. neyse. günaydın. bugün de gökyüzüne bakarım, belki rüzgar başka bir yerden geçerken sana da uğrar; ben burada olurum, pazarın ağır sessizliğinde, dünyanın devam etmesine hâlâ biraz şaşırarak..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir akşam: özlemek mesaiye hep vaktinde gelir

@han · 2026-08-01 16:36

bugün başka bir şey.. eve geldim. anahtarı çevirdim, kapıyı kapattım, sonra doğruca duşa girdim. ben bazen biraz çözülmek için giriyorum suyun altına. sizi bilmem. öyle kaldım bir süre. dedim ya, sizi bilmem. çıktım sonra. havluyu omzuma attım. mutsuzluğu bir erdemmiş gibi kabul ettim, sanki yıllardır bunun eğitimini almışım gibi. kimseye yük olmadan. kimseyi aramadan. yok aradım, çok tatlı sesli güzel bir kızı aradım. eminim herkes ona aşık.. biraz güldük. öyle gündelik şeylerden konuştuk. onun hiç canını sıkmadan. aferin bana. yine uslu durdum. yapıyorum bu işi.. özlemek zaten çoktan içime yer etmiş. öyle yeni bir his değil. mesela evin eski kiracısı gibi. çıkmıyor. arada mutfakta karşılaştığımız bile olur, siz ne dersiniz.. pencereye gidip camı kapattım. klimayı açtım. hasta olursam diye azıcık düşündüm ama.. neyse. bir süre dışarı baktım. dışarı dediğim insanlar, insanlar dediğim herkes, herkes dediğim benden başka herkes. garip. sonra kendi kendime dedim ki, iyi misin oğlum sen? iyi olduğumu söyledim. inandım mı. hayır.. ama cevap vermek de bir alışkanlık sonuçta. evde dolaştım biraz. bardakların yerini değiştirdim, kitapların yönünü çevirdim, koltuğun yastığını düzelttim.. sanki evi toplarsam içim de biraz toparlanacakmış gibi. toparlanmadı; ama ev güzel oldu. hem ben kendimi toparlayamazsam bile çevremi kurtarıyorum; çünkü elimden gelen tek şey bu oluyor. koltuğa oturdum. fark ettim ki acının da sesi yokmuş. hep kendi çıkardığımız sesleri dinliyormuşuz; oysa en ağır şeyler hiç konuşmadan oluyormuş. neyse. akşam oldukça özlemek daha profesyonel bir hale geliyor benim evimde. siz ne bilirsiniz.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir suç mahalli: ölüm önce gelir, yas sonra..

@han · 2026-08-01 05:08

günaydın sevgili insanlar, uyanır uyanmaz çok garip bir şey düşündüm. insanın birinin öldüğüne alışması mı daha zor, yoksa öldüğünü ilk birkaç gün hiç anlayamaması mı, bilmiyorum. bunu düşündüm işte; çünkü ölüm bazen haber olarak gelir.. bu yazıdaki de kendiliğinden gelen bir ölüm değildir. hatta bu bir cinayet itirafıdır. ben birini öldürdüm.. gerçek olarak değil.. sanki biri "artık yok" diyor, sen de "tamam" diyorsun, ama beynin "tamam" diyor. kalbin duymuyor.. rüyadan uyanınca olur ya bazen. gözünü açarsın, odanı görürsün, ama birkaç saniye boyunca hâlâ rüyanın içindesindir. gerçek yavaş yavaş gelir. önce tavanı ve duvarları tanırsın, sonra yatağı. en son da "haa.." dersin, "rüyaymış." işte buradaki ölüm de biraz böyle. insan önce haberi alıyor, yas çok sonra geliyor.. dün tam kırk iki kez telefonumu elime aldım, biniyorum belki altmış sekiz bile olabilir.. sembolizme  takılmayın ne olur, burası cinayet 101.. içimdeki boşluk birine yazacakmışım gibiydi. sonra hatırladım. yazamıyorum; çünkü artık okuyacak kimse yok, ama elim bunu bilmiyor. parmaklar alışkanlıkla aynı yere gidiyor. alışkanlık.. belki de insanın en zalim organı o. bir de pişmanlık var, ama neye pişman olduğumu çıkaramıyorum. çok tuhaf. özür dilemem mi gerekiyordu? çok komik. bir gün daha mı kalmalıydı? yapma. daha sık mı sevdiğimi söylemeliydim? asla. zaten hiçbir şey değişmeyecekti de ben sadece değişebilirmiş gibi davranıyorum. bu doğru. insan bazen neyi eksik yaptığını bilmez, bir şeylerin eksik kaldığını hisseder. isim koyulmaz demiştim buna. insan ölünce adı bile kalmıyor, cenaze kaldırıldı mı, diyorlar mesela.. cenazede kimler vardı diyorlar ya da.. filan falan.. ölen insanlar da öylece evlerden gitmiyor, önce cümlelerin içinden çekiliyorlar. bir şey anlatırken, "bunu ona da söylerdim" diyorsun, "o bunu çok severdi" diyorsun.. hep yarıda kesilir gibi cümleler kalıyor elinde; çünkü artık söyleyemiyorsun. sonra bir yazı okuyorsun, bir mecrada elinde telefonla markaj yapılmış gibi montajsız 'batman' gibi bir çift görüyorsun falan.. anlatamadım, bence sabahın kusuru bu. neyse işte, onun sevdiği şeyi görünce duruyorsun. sonra yine aklına geliyor. sonra aklına geldiği için şaşırıyorsun.. ne büyük aşk diye mi yoksa bilemedim; çünkü beynin hâlâ onun yaşadığı bir dünya kurmaya devam ediyor.. erken özlemek diye bir şey varmış. onu öğrendim. daha gitmesinin üzerinden çok geçmeden, çok uzun zamandır yokmuş gibi özlemek falan. zamanın bozulması gibi. şöyle ki, takvim başka bir şey söylüyor. kalp başka.. keşke.. keşke insanlar öldükten sonra birkaç gün daha dünyada kalsaydı. kimse görmeden. sadece yanlışlıklarımızı düzeltelim diye. bir çay daha içelim diye. sarılmayı unuttuklarımızı hatırlayalım diye. bir "iyi bak kendine" daha söyleyelim diye. sonra gerçekten gitselerdi; çünkü insan vedaya değil, vedanın bu kadar ansızın bitmesine alışamıyor.. şimdi bazen durup öylece etrafa bakıyorum. her şey yerli yerinde. üstünde N yazan bardak aynı bardak. kapı aynı kapı. hava aynı hava. güneş aynı güneş. ay aynı ay. bu kadar aynı şeyin içinde, bir kişinin eksik olması nasıl bu kadar büyük bir boşluk yaratabiliyor, aklım almıyor.. ve dahi en kötüsü şu: o eksikliği tarif edecek bir kelime de bırakmıyor arkasında. sadece ara ara durup, hiçbir sebep yokken, "hayret.." diyorsun; çünkü bir insanın gerçekten gittiğini bazı kalpler çok geç anlıyor. hayret. -- geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu, kendi dalında ağır bir meyveydim. lezzetimden eksilmedi, ama rendelendim..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir veda: insanlar değil, ihtimaller ölür

@han · 2026-07-31 12:20

dün gece gittik. ne garip başlangıç cümlesi oldu böyle de.. neyse. sanki dün gece aynı masadan kalktık da birimiz eve, birimiz başka bir eve gitmişiz gibi. öyle olmadı. dün gece kafamın içinde yaşayan kadın öldü. en son bana gülümsedi.. ben yine inandım. galiba en büyük aptallığım buydu: bir insanın gülümsemesini nevi şahsına münhasır zannetmek.. oysa insan bazen sadece gülümsüyor işte. hepsi bu.. sen buradan sonrasını hiç bilmiyorsun.. salona gittim. kimseyi aramadım. kimseye anlatmamaya yemin ettim; çünkü bazı ayrılıklar anlatılınca küçülüyor. ben bunu küçültmek istemedim. bir ara koltuğa uzandım. lanet olası tavana baktım. fark ettim ki insan hüzünlü iken tavanın deseni bile değişiyor.. neyse. sabah oldu. işe geldim. kahve aldım. günaydın dedim. yine gülümsedim. hatta var ya, insanlar da gülümsedi. hem kimse anlamadı, hem de herkes suçlar gibi bana baktı. oysa bazı cenazelere sadece bir kişi katılıyor. ben bugün içimdeki bir kadını toprağa verdim.. şimdi masamdayım. ekran açık. mail geliyor. telefon çalıyor. yan odadan biri gülüyor. ben ise dün gece söylediği son cümleyi hâlâ aynı yerde duyuyorum; çünkü bazı sesler sadece kulakta kalmıyor. hem biliyor musun, en çok şuna üzülüyorum: seni kaybettiğime değil.. benim sevdiğim kadınla senin aynı kişi olmamana; meğer ben bambaşka birini seviyormuşum. aynı gözler. aynı ses. aynı kirpikler, ama başka biri. onu dün gece kalbime gömdüm; çünkü öyle istedi. ben de ses çıkarmadım. içimden söylediklerimi duysaydın ya tahrik olurdun ya da sinir. bilmiyorum. şimdi saat 14:02. kahvem çoktan soğudu. içmeyeceğim; çünkü bazı şeyler sıcak içilmeli. şekerini teke düşürdüğün çay gibi. umut gibi. hep bir ihtimalin yaşanacak olmasına inanmak gibi.. ve aşk. soğuyunca tadı değişiyor.. eğer bir gün beni hatırlarsan beni seni seven adam olarak hatırlama. o da dün gece öldü. beni, kirpiklerinin arasından gördüğün dünyayı biraz daha güzel yapmaya çalışan adam olarak hatırla; çünkü ben seni en çok orada sevdim. senin baktığın manzarada. sen fark etmeden.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir çorap: eksik kalmanın anatomisi

@han · 2026-07-29 11:02

bu gece çamaşırları katlıyordum. insanın hayatı hangi noktada bu kadar çamaşır katlamaktan ibaret oluyor bilmiyorum, gece buna müsait mi.. aynı tişörtü ikiye, sonra dörde katladım. bir havlu. bir çorap. bir tane de eşi kaybolmuş çorap. merak etmeyin hepsini aynı anda yıkamadım, aralarında nokta var ve diğerlerini saymadım. o tek kalan çoraplara üzülüyorum ben. gerçekten. dünyanın bir yerinde eşi vardır çünkü onun. belki bir yatağın altında, belki makinenin içinde sıkışmış.. bir daha kavuşamayacaklar muhtemelen. son. ben de hayatım boyunca hep tek kalan şeyleri sevmişim galiba. tek sandalye. tek fincan. tek kişilik masalar. gece açık kalan tek pencere. kalabalığın içinde sessiz duran tek insan. belki biraz da kendime benzettim. çamaşırları dolaba koyarken, insan neden hep derli toplu görünmeye çalışıyor? dedim. bakın, evet, dolabım düzenli. kitaplarım dizili. mutfak temiz. kahve fincanı yıkanmış, ama içimde biri bütün çekmeceleri açıp gitmiş gibi. kim topluyor orayı? onu hiç konuşmuyoruz. sonra mutfağa kahve yapmaya gittim. su yetersiz. musluğu açtım. ilk akan su hep sıcak olur ya biraz. onun da bir geçmişi var çünkü. boruların içinde beklemiş. sonra soğuyor. insan da biraz öyle galiba. birinin hayatına ilk girdiğinde bütün geçmişini de yanında götürüyor. kimse bomboş başlamıyor kimseye.. bu sözü sevdim şu an. biraz da sana kızdım. sana derken.. kim olduğunu sen seç. insan bazen tek bir kişiye değil de bütün geçmişine kızıyor çünkü. en çok da şuna. beni hiç merak etmeyen insanlar için yıllarca kendimi anlatmaya çalışmışım, ne acı. ne büyük israf. şimdi biri 'nasılsın' deyince bile önce gerçekten merak edip etmediğine bakıyorum; çünkü bazı insanlar cevap beklemiyor. sadece soru soruyor. ne tuhaf. sen öyle değilsin sevgilim, öyle içten, öyle sıcak.. sonra pencereyi açtım. karşı apartmanda güzel bir kadın çiçeklerini suluyordu. bir çiçeğin diğerinden daha az su aldığını görünce geri dönüp tekrar suladı. o an, bitkiler bile eksik bırakılmıyor bazen, diye düşündüm. insanlar bırakılıyor ama. belki bütün meselem de bu işte. hiçbir zaman çok sevilmemek değil, eksik sevilmek. tam sıra bana gelmişken başka bir şeye yetişilmesi gibi, tam anlatacakken telefonun çalması gibi, tam sarılacakken "acelem var" denmesi gibi.. insan eksik bırakıldığı yerlerde büyüyemiyor. gece oldu. kahve koydum. ev sessizdi. ben de sessizdim. ikimiz de birbirimizi bozmadık.. sonra, belki beni aklında tutacak çok insan olmayacak, belki bir gün ismim de bir konuşmanın ortasında geçip kaybolacak; ama biri bir gün mutfakta tek kalmış bir çorabı eline aldığında ya da en sevdiği bardağı kırıldığında ya da sebepsiz yere evini toplarken içinin dağınıklığını fark ettiğinde beni hatırlarsa.. galiba bu bana yeter; çünkü bazı insanlar birbirinin hayatında uzun süre kalmıyor. sadece bir cümle bırakıyor ve bazen insanı hayatta en çok o cümle tutuyor/yoruyor. sonra koltuğa oturdum. bir şey yapmadan. eskiden boş oturmayı beceremezdim ben. mutlaka bir kitap açardım. bir müzik. bir film. bir telefon konuşması. "insan kendi sesiyle baş başa kalmasın diye ne çok şey icat etmiş"; meğer insan en çok kendi sessizliğinden kaçıyormuş. ben de kaçıyormuşum. şimdi kaçmıyorum. sadece dinliyorum. içimde konuşan bir çocuk var. bazen sekiz yaşında. bazen on sekiz. bazen de seksen. hepsi aynı anda konuşuyor. birisi "geçecek" diyor. öbürü "geçmeyecek." bir başkası "olsun" diyor. işte tam burada bir 'olsun' kelimesinden etkilenip ona baktım, bir şey yazdım. neyse. en çok da o "olsun" diyen çocuğu seviyorum! çünkü hayatta kalmayı o biliyor. insan bazen umut ederek yaşamıyor. alışkanlıktan da yaşamıyor. sadece sabah oluyor diye yaşıyor. perdeleri açıyor. kahveyi koyuyor. bulaşıkları makineye atıyor. varsa çöpü çıkarıyor. sonra fark etmeden bir gün daha yaşamış oluyor. belki hayat dediğimiz şey de büyük anlardan ibaret değildir. belki hayat, kırılan bardağı süpürdükten sonra yere tekrar çıplak ayakla basabilmektir. belki hayat, eşi kaybolmuş çorabı yine de atmamak, belki bir gün çıkar umuduyla çekmecenin en arkasına koymaktır. belki hayat, kimsenin bilmediği küçük ritüellerdir. belki hayat, matematiğe güvenmeyip yaşlar farkının azalabileceğine inanmaktır.. kahveyi aynı kupaya koymak.. yastığı aynı tarafa çevirmek.. kapıyı iki kere kontrol etmek.. gece yatmadan önce mutfağa son bir kez bakmak.. kimse görmüyor bunları, ama insanı insan yapan şeyler biraz da bunlar. biraz.. belki de insan öldüğünde arkasında büyük başarılar bırakmıyordur. birinin aklına düşen küçük alışkanlıklar bırakıyordur. "çayı hep böyle içerdi", "dışarı çıkarken ışığı mutlaka kapatırdı", "gülerken gözlerini kısardı", "hep en sessiz sandalyeye otururdu" ve belki.. belki bir gün biri çamaşır katlarken tek kalmış bir çorabı eline alacak ve gülümseyecek. neden güldün derlerse de "nedense biri geldi aklıma" diyecek. ismimi hatırlamayacak belki. yüzümü de, ama içinden sebepsiz bir şefkat geçecek. sanırım insanın dünyada bırakabileceği en güzel iz de bu. adını unutturan, ama hissini unutturmayan biri olmak.. yine de bir şey söyleyeceğim. insan en çok kimsenin bilmediği yerlerinden yoruluyor. mesela bugün bana biri "yoruldun mu?" diye sorsa, hayır derdim; çünkü nasıl anlatacağım. çamaşır katlamaktan yorulmadım ben. bardağın kırılmasından da değil. kimseye anlatmadığım şeyleri her gün içimde aynı raftan alıp aynı rafa geri koymaktan yoruldum. insan bazen kendi müzesinin tek ziyaretçisi oluyor. bakıp geçiyor. dokunmuyor. "bugün de buradaymış" deyip devam ediyor.. hem sonra aklıma çok saçma bir şey geldi. ben öldükten sonra evimde en son hangi eşya bana benzeyecek acaba? koltuğun üzerindeki battaniye mi, yastığın bıraktığı çöküklük mü, yarım bırakılmış kitap mı, balkondaki kurumuş fesleğen mi, yoksa lavabonun kenarında ters çevrilmiş kahve fincanı mı.. insan gidince eşyalar ne hissediyor acaba. bir süre bekliyorlar mı. "gelir şimdi" diyorlar mı. yoksa onlar da bizden daha çabuk mu alışıyor.. geçenlerde biri bana "yalnız yaşamaya alışmışsın" dedi. gülümsedim. alışmak ne garip kelime. insan yalnızlığa alışmıyor ki. sadece ses çıkarmamayı öğreniyor. eve girince "geldim" dememeyi. hasta olunca kimseyi aramamayı. canı sıkkınken mutfağa gidip kendine iki bardak kahve koymayı. birini özlediğinde telefon rehberini açıp kapatmayı. alışmak bu değil. bu biraz susmak. biraz eksilmek. biraz da kimse fark etmiyormuş gibi devam etmek.. neyse sonra pencerenin önüne geçtim. hava karanlık ama şehrin ışıkları var. karşı apartmanın bir odasında ışık yandı. sonra bir başkasında. sonra bir başkasında daha. ne garip. herkes aynı anda evine dönüyor ya da odasına. herkes aynı anda perdelerini kapatıyor. herkes aynı anda gününü bitiriyor, ama herkes kendi yalnızlığında. bazen dünyanın en büyük kalabalığı akşam saatleri oluyor ve herkes birbirinden habersiz. belki de bu yüzden bazı insanlara ilk gördüğüm anda içim ısınıyor. hiç tanımadan. sanki yıllardır aynı sessizliği paylaşmışız gibi. belki de insanı insana bağlayan şey benzer mutluluklar değildir sevgilim, bu benzer yorgunluklar? soru değil bu.. bak şu an bir de şunu fark ettim: hayat, en çok devam etmesine şaşırttı beni. en sevdiğin insan gidiyor ya da sen gidiyorsun bu şehirden.. ama hayat devam ediyor. kalbin kırılıyor. hayat devam ediyor. sabah oluyor. çöp kamyonu geliyor. fırından ekmek kokusu yükseliyor. kediler esniyor.. bir adam aceleyle kravatını düzeltiyor. dünya senin başına gelen hiçbir şeyi durup beklemiyor. ilk zamanlar buna çok kırılıyordum. şimdi biraz teşekkür ediyorum; çünkü ben durduğum zamanlarda bile dünya yürümeye devam etmiş. ben de bir gün tekrar yetişebilmişim ona. belki yavaş. belki aksaya aksaya, ama yetişmişim. şimdi bazen kendi kendime sessizce şunu söylüyorum. geçecek demiyorum. çünkü bazı şeyler geçmiyor. unutacaksın da demiyorum. çünkü bazı insanlar unutulmuyor. sadece, bir gün canını yakmayı bırakıyorlar. galiba insanın büyümesi tam olarak böyle bir şey. acının bitmesi değil. acıyla. aynı. evde. yaşamayı. öğrenmesi. -- hayat, eksik kalan şeylerle de devam eder, sen eksik olma.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir isim geçer: sonra kaybolur.

@han · 2026-07-28 10:58

bugün öğlen olmuştu. öğlen de zaten hep olur. ofisteydim. ekrana bakıyordum, ama çalıştığım söylenemezdi. bazen insanın içi iş yapmıyor, sadece masanın başında dağılmamaya çalışıyor. ben dağılmak ne bilmem bu arada.. kapı usulca vuruldu. içeri bizim ofisten bir kız girdi, mitokondri ekibine yeni dahil olan kız bu. adını falan bilmem. kahve yapmışlar, en sevdiğimden, kulağımda kulaklık vardı, markaj gibiydi.. müzik çalmıyordu. şimdi amelie soundtrack açtım. zaten yazarken hep açarım. neyse. kız hiçbir şey söylemeden kahveyi masama bıraktı. kulaklığımı çıkarmadım, gülümsedi. çıktı. kahveden önce parfümü kaldı odada.. ve çok tuhaf bir şey fark ettim. bazı insanların kokusu gülümsemesiyle aynı oluyor. nasıl anlatılır bilmiyorum. sanki burnun başka bir şeyi, kalbin başka bir şeyi algılıyor; ama ikisi aynı yere varıyor. o an aklımdan tek bir isim geçti. nalan. sonra kayboldu. zaten bazı insanlar hep öyle yapıyor. bir isim geçer, sonra kaybolur; ama hisleri kalbinin odalarında kalır. kahveyi elime aldım. içmek için diye değil, kaybolmadan dursun biraz diye, şekerli çay gibi hafızada.. sonra biraz daha düşündüm kahve elimde diye bu da.. acaba insan gerçekten birini mi özlüyor, yoksa onun yanında olduğu halini mi? bence ikincisi daha ağır. insanı en çok yoran şey, bir başkasını kaybetmek değil. onun yanındayken olduğun kişiyi bir daha hiç bulamamak. istanbuldan gitmek gibi, milyonlarca ihtimallerden. kahveyi içtim. tadı nasıldı bilmiyorum şu an, güzelse de eklemek istemedim, ama gülümsemenin de bir kokusu olduğunu bugün öğrendim. galiba aşk dediğimiz şey, birinin yüzünü hatırlamaktan çok, aylar sonra bile, hiç tanımadığın birinin parfümünde, onun* gülüşünü merak edecek kadar eksik kalmakmış. hiç haberin bile yok, ne acı. kahvenin tadı ondan yok.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir valizin içine sığmayan istanbul: tam yaz ortası

@han · 2026-07-27 14:44

merhaba, bu hafta istanbul'dan gidiyorum. garip bir cümle bu. insan bazen yalnızca bir şehirden gitmiyor, o şehirin içinde bıraktığı kendinden ayrılıyor gibi hissediyor. ben de biraz öyleyim yine. yok ben hep öyleyim bu arada.. bugün eminönü'ne indim. görünürde bahanem valiz almaktı. insan kendine böyle mantıklı görevler veriyor bazen. valiz alacağım diyorsun. sonra yürüyorsun. balık ekmek yiyorsun, ekmeğin içini aldırmayı eksik etmiyorsun. köprüye bakıyorsun. martıları dinliyorsun. vapurları izliyorsun. aynı simitçiyi görüyorsun. aynı telaşı. aynı denizi.. valizi en son alıyorsun; çünkü aslında bavul değil, cesaret arıyorsun.. eminönü'nün kalabalığı hiç değişmiyor. insanlar değişiyor. eskiden o kalabalığın içine karışırdım. bugün kenarında yürüdüm. herkes bir yerlere yetişiyordu. ben ise kendimden kaçıp son kez biraz daha istanbul'a bakmaya çalışıyordum. son bir tur atayım dedim. öyle büyük vedalar etmeyi hiç beceremem. bilirsiniz, birden bire yok olurum, peki engelle derim, hoşça kal derim.. neyse oturdum bir banka. denize baktım işte. o sıra içimden "tamam" dedim. kimse duymaz beni, ama ben bilirim. galata'ya doğru baktım. ah karaköy, bakarsın öyle.. martılar yine vapurlarla yarışıyor. bir çocuk simidini paylaştı onlarla. rüzgar aynı rüzgardı. istanbul'un en tuhaf huyu bu galiba, senin bütün hayatın değişiyor, o ise denizi aynı şekilde sallamaya devam ediyor.. sonra valizi aldım. boştu, ama eve dönerken sanki içi doluydu; çünkü içine sadece kıyafet koymuyor insan. birkaç sokak koyuyor, birkaç sabah, birkaç gece, çok yürünmüş kaldırımlar, çok susulmuş banklar, çok sevilmiş insanlar, çok özlenmiş insanlar.. skeyim burada gözüm doldu.. neyse. denizli şehri beni bekliyor gibi. asıl bunu söylemek bile tuhaf geliyor işte. bir şehir insanı bekler mi bilmiyorum, ama bazen bir pencere bekler, annen bekler, çocukluğunun kokusu bekler, aynı gökyüzüne başka bir yerden bakacak olmak bekler.. yine doldu evet.. neyse. ben de gidiyorum işte. istanbul'u geride bırakmıyorum aslında; çünkü insan hiç sevmediği şehirleri arkasında bırakamıyor. inat olsun der gibi onlar gelip içine yerleşiyor.. gideceğim, ama biliyorum. bir gün yine vapur sesi duyunca, içimden durup dururken eminönü geçecek.. ve ben, elimde hiçbir şey yokmuş gibi, yine bir valiz taşıyormuşum gibi hissedeceğim. sıcağı hatırlayacağım bir kış günü, içimi ısıtmasa da yazı özleyeceğim filan falan. bunun ağırlığı işte bugünkü. yediğimden de hiçbir şey anlamadım.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir günler: yaşandı

@han · 2026-07-25 04:31

dün, bir cümleye takıldım. öyle uzun uzun düşünülmüş bir cümle de değildi belki, ama bazen insanın içine düşen şey en gösterişsiz olandır. sonra fark ettim ki ben yıllardır cümlelere sığınıyorum. kötü bir gün geçiriyorum, biri güzel bir şey yazmış oluyor. dünya darmadağın, biri iki satır bir şey bırakmış bir yere. alıyorum onu, cebime koyuyorum, eve kadar onunla yürüyorum. bugün, kendime kızdım. "şimdi sırası mı yazı yazmanın?" dedim. sonra hemen arkasından başka biri çıktı içimden. "tam da sırası." çünkü insan sadece karnıyla yaşamıyor. bazen bir cümle de doyuruyor. bazen bir şarkı bir akşamı kurtarıyor. bazen hiç tanımadığın biri, farkında bile olmadan seni hayatta tutacak kadar doğru bir şey söylüyor. o yüzden yazan insanlara kızmayın. şarkı yapanlara da. resim çizenlere de. dünya yanarken bunlar ne işe yarıyor demeyin;çünkü dünya yanarken insan en çok bunlara sarılıyor. dün çok sinirlendim. çok sustum. çok güldüm gibi yaptım. insan bazen aynı gün içinde beş farklı kişi oluyor. sabah başka. öğlen başka. akşam başka. gece ise hepsini topluyor, yatağın kenarına oturtuyor. "şimdi hanginiz gerçek?" diye soruyor. cevap veren olmuyor. bugün, bir şeyi daha fark ettim. iyi insanlar çok sessiz. kötülük hep bağırıyor. o yüzden bazen dünyada sadece kötüler kalmış gibi geliyor. oysa öyle değil. iyi insanlar birbirlerine iyi gelmeye çalışırken ses çıkarmıyor sadece. bir mesaj atıyor. bir kapıyı tutuyor. bir çiçeği suluyor. bir kediyi seviyor. bir cümle yazıyor. dünya biraz daha dönüyor. bugün, henüz yapmam gereken her şeyi yapamadım, ama tamamen vazgeçmedim de. galiba büyümek böyle bir şey. eskiden ya kazanıyordum ya kaybediyordum. şimdi "bugünlük bu kadar." diyebilmeyi öğreniyorum. çok büyük bir zafer değil. ama insan bazen sadece ayakta kalarak da kazanıyor. o gün, yine biraz yalnızdım.. ama ilk defa bunun sadece bana ait olmadığını hissettim. aynı saatlerde, başka evlerde, başka şehirlerde, başka pencerelerin önünde de insanlar sessizce oturuyordur. belki biri çay içiyordur. biri sigarayı bırakmaya çalışıyordur. biri sevdiğini özlüyordur. biri hiçbir şey hissetmiyordur. aynı gökyüzünün altında birbirimizi tanımadan birbirimize benziyoruz. belki de bütün mesele bu. sevgiler.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir gezi: küçücük plandışı girişimler

@han · 2026-07-24 07:34

bolu'ya gideceğim. akşama döneceğim, ama bunu söylerken bile sanki bolu'da yeni bir hayata başlayacakmışım gibi hissediyorum. insanlar nereye gidiyorsun diye soruyor, bolu diyorum. neden diyorlar. bilmiyorum. insan bir yere gitmek için neden bilmek zorunda mı? bazen gidilir. mesela bolu'ya. muhtemelen biraz dolaşırım. bir yere otururum. etrafa bakarım. sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dönerim. belki de hiçbir şey olmaması gereken tam olarak budur. bolu'ya gidiyorum. akşama döneceğim. ama şimdiden dönmüş gibi de hissediyorum. daha gitmeden insanın dönüşünü düşünmesi ne garip. sanki bütün yolların sonunda yine aynı yere çıkıyoruz da arada biraz bolu'ya uğruyoruz. neyse. gidip geleceğim. dünyayı değiştirmeye değil, biraz başka bir yerde durmaya gidiyorum. bizim iş partnerlerinden birini ziyaret etmem gerekiyor. akşama da dönerim zaten.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir insanı tanımak: kendini görevlerle tanımlayan biri

@han · 2025-06-21 15:40

yaşamak. sabah uyanmak, kahve yapmak, diş fırçalamak. telefon bildirimlerine bakmak, içlerinden en az toksik olanı seçip “bugün de bir şeyler yapmalıyım” demek. sonra bir liste açmak. iş listesi ve yapılacaklar listesi. markete git, çamaşır yıka, faturaları yatır, spora başla, mail at, dolabı düzenle, hayata dair bir şeyler öğren, üret, görünür ol, hikayene bir şeyler kat.. kat, kat, kat. sadece yaşamak yetmiyor, ama şanslıyım ki bugün en uzun gündüz. en sevdiğim dört günden biri.. ama yetişmez. bugün kendime yemek bile yapmadım. buzdolabını açıp göz gezdirdim. “akşam ne yesem?” diye düşündüm, ama düşünce sadece havada asılı kaldı. bir cevap gelmedi; çünkü akşam yemeği yemek bile, yapılacak bir görev gibi görünüyordu.. yani yemek yemek bile yaşamanın içinde bir madde olmuştu. hayat, sürekli bir yapılacaklar listesine dönüşmüş gibi.. ben yaşadığımı bu listeye ne kadar çok madde eklersem, o kadar fazla hissediyorum sandım, ama yaşamak bu değil. alfred adler der ki: “bir insanın yaşam biçimi, onun çocukluk döneminde çevresine nasıl tepki verdiğinin bir sonucudur.” ve sonra devam eder: “ama bu yaşam biçimini sürdürmek zorunda değilsin. değişebilirsin. hayatını yeniden kurgulayabilirsin.” (kitap: bir insanı tanıma sanatı, alfred adler) yani çocukken bize “hep meşgul ol, boş durma” denmişse, bugün bile boş kalınca kendimizi eksik hissediyoruz. oturmak yetmiyor. durmak huzursuz ediyor. hiçbir şey yapmamak suç gibi. kendi iç sesimize kulak vermek yerine yapılacak işler listesiyle kendimizi susturuyoruz. belki de bu yüzden nefes almak bile bazen yük gibi geliyor; çünkü içimize değil, dışarıya odaklanıyoruz.. bugün listeyi kapattım. sadece yürüdüm. plan yapmadan. hedef koymadan. yaptığım şeylerin hiçbirini not etmedim. zaten her şey ortada. belki de bu yazı da o listenin bir maddesi olmamalıydı, ama oldu; çünkü anlatmak da yaşamanın bir parçası, ama en azından bu kez görev gibi değil, ihtiyaç gibi yazdım. bir iç çekişin kelimelere dönüşmesi gibi. daha kendimi yıkayacağım mesela.. hala akşam ne yiyeceğimi bilmiyorum, ama bu eksiklik değil. bu, yaşamın sessizliği belki. bazen hiçbir şey planlamamak, yapılacaklar listesine “kendini boş bırak” maddesini eklemek gerek. belki de yaşamak, sadece o anla yetinmeyi öğrenmektir. öğrenince yazarım.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir bayatlık: dünden kalan kahveyle başlayan sabahlar

@han · 2025-06-20 09:52

bana kalırsa, “cold brew” ile “dünden kalan kahve” arasında çok da fark yok, ama baristalar üç küp buz atıyor bardağa, bir çimdik şurup, nane yaprağı, uzun ince cam bir bardak sunumuyla kandırıyorlar dünyayı. kimse kalkıp “bu kahve dün mü yapılmıştı?” diye sormuyor; çünkü o kahve “gourmet”, çünkü o kahve “tasarım”, ama sen? senin dolaba koyduğun kahve “unutulmuş” sayılıyor. adı bir anda “artık” oluyor. aynı kahve, ama sunum eksik. kader işte. kiminin hikayesi dumanı üstünde, kimininki ise soğuk, ama derin. biri “taze demlenmiş” diye sevilir, diğeri “bayat” diye kenara atılır. ama içiliyor mu? içiliyor; çünkü tadı biraz acımış olabilir ama zaten hayat da öyle değil mi? hepimiz biraz fazla demlendik. biraz yalnız soğuduk ve birileri çıkıp hala içilebilir olduğumuzu hatırlattı bize. belki üstüne bir parça buz, biraz cesaret, biraz da tarçın. dünden kalanla bile yeni bir sabah yapılır. bazı sabahlar taptaze kahve kokusuyla uyanamazsın. bazen elinde kalan tek şey dünden kalmış bir bardak kahvedir. biraz buruk, biraz geçmiş, ama yine de sıcacık bir düşün başlangıcı olabilir. hani fazla yapmışsındır gece, o an içememişsindir, belki, belki sabah lazım olur, diyerek dolaba koymuşsundur. niyet bellidir: sonra içmek, ama sonra dediğin şey, ertelenmiş sabahlara dönüşür. şimdi elinde o kahveyle yeni bir güne uyanıyorsun. bu sabah senin “cold brew”in var. ama etiket yok. ama nane yaprağı yok. ama hala içilecek bir şey var orada. çünkü mesele kahve değil, senin nasıl baktığın. aslında biraz kendimiz gibiyiz o kahveyle: bazen dinlenmiş, bazen soğumuş, ama hala kendinde. biraz aroma, biraz sabır, biraz da toparlanma. buzdolabında bir gece geçirmiş sade bir kahve bozulmaz. süt yoksa, temiz kapta beklediyse hala içilebilir. biraz acımış olabilir, evet. ama biz de acımadık mı? biraz hayal kırıklığı, biraz uykusuzluk, biraz “bu da mı olmadı” dedirten gecelerden geçip gelmedik mi bu sabaha? içiyorsan eğer, bu kahve değil, geçmişindir, çünkü dünden kalan şeylerin hala bir tadı vardır. belki net değil ama tanıdık. belki acı ama gerçek. biliyor musun? dünden kalanla başlayan sabahlar bazen en sahici olanlardır. süslenmemiş, cilasız, kendiliğinden; çünkü sen de o sabahlarda en çok kendin gibisindir. rolsüz. sade. soğuk ama hala canlı.. ama kabul et, içmeden önce bir duraksadın. acaba bozulmuş mudur, içilir mi hala? aslında biliyordun cevabı. “bozulmuş olsaydı kokusundan anlardım.” ama hayat o kadar kolay ipucu vermiyor. kimin bozulduğunu, kimin sadece dinlenmiş olduğunu anlamak zaman alıyor. kendin için de geçerli bu.. geçen hafta içini döktüğün arkadaşa hala yazmadın. çünkü onun da dünden kalmış gibi hissettiğini biliyorsun. arada sessizlik var ama bozulmuş değil. sadece bekliyor. soğumuş ama hala anlamı olan. tıpkı mutfak tezgahında unuttuğun notlar gibi. okunmamış mesajlar, içilmeyi bekleyen kahveler, yarım kalan cümleler.. dolu dolu değil ama boş da değil. tam ortası. senin sabahların gibi.. yudumladıkça bir şey oluyor. içindeki ses yavaş yavaş konuşmaya başlıyor: “ben hala buradayım.” “ben hala devam edebilirim.” ne sıcak ne soğuk. bir geçiş hali. bir ihtimal hali. bu yüzden dünden kalan kahve sadece kahve değil. bir tür sınav. “yeniden başlanabilir mi?” sorusunun sıvı formu. evet, başlanabilir. istersen buz koy, istersen şeker ekle ya da öylece bırak; çünkü mesele kahvede değil. senin onu nasıl içtiğinde. senin kendini nasıl yudumladığında; çünkü bazen bir kahve yapar bunu. bazen bir cümle. bazen yazamadığın bir yazı, ama hepsinde aynı şey gizlidir: başlamak için geç değil. belki şimdi yeni bir kahve yapmalısın. ama bu defa sadece içmek için değil. yaşamak için. çünkü sen bunu hak ediyorsun. çünkü bazı sabahlar, yeniden başlamaya en yakın andır. kahve her zaman bir bahanedir.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir sabah sonrası: yazdıkça çoğalan sessizlik

@han · 2025-06-18 13:44

gece uyanıp sabaha karşı yazdıklarımı gün içinde okuduğumda ben bunu hangi kafayla yazmışım diyorum. şimdi saat öğleden sonra. aynı kafeye geldim, bir kahve söyledim, ‘ruj lekesiz bardakta, sineksiz böceksiz sıcak bir filtre kahve istiyorum’ dedim. çalışan kız gülümsedi. yalandan da olsa gülümsemesi güzeldi. ne yapabilir ki zaten. şimdi göz göze geldik. yan masaya iki adam iki kadın bir de küçük çocuk geldi. bunlar üniversiteden arkadaşlarmış, çünkü ortak anılarını konuşuyorlar. yazarken, bize ne bu bilgiden dedim içimden, ama biri durmadan konuşuyor. öyle bir tonla ki, sesi cümlelerin içinden taş gibi fırlayıp bardağın içine düşüyor. sonra fark ettim, bu ses sadece rahatsız etmiyor, yazdırıyor da; çünkü canım sıkılmasa yazmazdım; çünkü huzurlu olsam yazmak değil içmek isterdim. kahvemi ya da hayatı. şimdi önümde dizüstü, önümde hayat.. ikisi de şarjla çalışıyor, ama biri diğerinden daha sık kapanıyor. kafede hafif bir caz çalıyor. her zamanki gibi kimse duymuyor. sadece müziğin varlığıyla süslenmiş bir boşluk bu. herkes birbirini biraz tanıyor gibi, ama aslında kimse kimseye bakmıyor. herkesin bakacak kendi içi var.. arada bir çocuk çığlık atıyor. bu beni bugüne döndürüyor; çünkü bazen geçmişte yaşıyorum. sabaha karşı yazdıklarım da biraz öyleydi. neyin tam olarak geçtiğini bilmeden geçmişte kalmak gibi. belki de yazmak bu yüzden; yaşarken anlayamadıklarımı yazınca yakalayabiliyorum, ama sonra okurken yine şaşırıyorum. “ben bunu mu yazmışım?” evet, sen yazdın; çünkü başka kim yazsın ki seni senden başka? şimdi kahvem soğudu. bardakta ne ruj var ne böcek, ama içinde biraz ben varım. biraz da o sabah yazdığım yarım kalmış cümleler. belki onlar da üniversiteden tanıdıktır, kim bilir.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir yalnızlık: her şeyin başladığı ama kimsenin kalmadığı yer

@han · 2025-06-16 12:09

“insanlar kendilerini ikinci bir şansa hazırlamalı” demişti ursula.. ama biz, daha ilk şansı bile tam yaşayamadan ikinci ihtimallere ağlanacak kadar aceleci çıktık. dün gece yastığımı düzeltirken jose arcadio buendia’nın laboratuvarında unuttuğu zamanın sesini duyar gibi oldum. saat çalışmıyordu, ama içim tik tak yapıyordu. birileri içimde yıllardır durmayan bir saati geri kurmuş olmalı. bilmiyorum. belki de yalnızlık dediğimiz şey insanın kendi zamanını aşamaması. macondo’da hiçbir şey tesadüf değilmiş. yağmur yedi yıl boyunca yağmış. bir kadın havalanarak göğe çıkmış. bir adamın alnına yazgısı kazınmış, ama en çok ne olmuş biliyor musun? herkes unutmuş. birbirini, kendini, sevdiklerini.. sonra, sonra yine sevmişler. benim evimde öyle bir kasaba yoktu, ama bazen çamaşır askısına asılı bir tişörtte, yere düşen bir saç telinde ya da içilmeyi unutulmuş bir kahvede bir kasabanın hüznünü taşıyordum. bir defterin arasından çıkan eski bir notta, “keşke bir şey olsaydı” yazıyor. o şey hiçbir zaman olmamış. ben her defasında kendime şunu soruyorum: o şey olsaydı, ben olur muydum? bir gün hiç tanımadığım biri beni tanıyor gibi konuştu. “sen çok düşünüyorsun” dedi. şairmiş gibi. ben de gülümsedim, ‘biri düşünmeli’ dedim; çünkü bazı yalnızlıklar bölünmüyor. bazıları paylaşılamıyor, bazıları anlatılmıyor. onlar sadece büyüyor, kök salıyor, bir aile gibi. buendia’lar gibi. şimdi oturmuş bunları yazarken, aslında şunu fark ediyorum: yalnızlık kötü bir şey değil, ama uzun süreli kullanımlarda yan etki yapıyor. insanı kendine bağımlı hale getiriyor. mesela ben.. kendimden başka kimseyle konuşmayalı epey olmuş.. o yüzden sana anlatıyorum bunları. bir yüzyıllık suskunluk içinde, tek bir kelimeyi bulmak için. o kelime sen olabilirsin ya da hiçbir şey. çağrı sinci - 2. şans

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir hayata hatıra: keşke dediğim hiçbir şeyin içinde sen yoksun

@han · 2025-06-15 00:33

bugün içimden bir cümle geçti. cümlenin üstü tozlu, sanki yıllardır bir kutunun içinde beklemiş gibi. amelie filmindeki dominique bretodeau'ya ait o kutu gibi. açınca burnuma tanıdık bir koku geldi. çocukluk gibi, pişmanlık gibi, ama en çok da “artık fark etmiyor” gibi. keşke dediğim çok şey var hayatta: keşke yağmur yağmasa demişliğim var mesela tam dışarı çıkacakken, keşke şu kahve bu kadar soğuk olmasaydı, keşke o mesajı silmeseydim, keşke daha erken gitseydim, keşke o yoldan gitmeseydim, keşke hiç dönmeseydim.. ama sen? sen hiç yoktun o cümlelerin içinde; çünkü seninle ilgili hiçbir şey “keşke” kadar hafif olmadı. seninle ilgili her şey ya “iyi ki” kadar ağır ya da “bir daha asla” kadar kesindi. bir ara bir yerlerde seni anlamaya çalışmışım gibi hatırlıyorum.. ama galiba o da sadece oyalanmaydı; çünkü bazen insan sadece geçmesini bekler bir şeylerin. iyileşmek değil de.. unutmak değil de.. sadece azalsın yeter. oysa sende azalmayan tek şey kendini çok sanmandı.. bense eksildikçe sadeleştim. sen kendini anlattıkça ben kendimi unuttum. sen konuşurken ben hep başka şeyler düşündüm. mesela çamaşır suyunun o saçma kokusunu ya da markette gördüğüm o promosyonlu kağıt havluyu.. şimdi dönüp bakınca hayatın içine saklanan bazı detaylar var. bazı kahkahalar, bazı yalnız uyanmalar, bazı pazar sabahları.. onların hiçbirinde sen yoksun. olmaman eksiklik değil, bir tamamlanma biçimi gibi. bazı insanların yokluğu da insanın en güzel hatırası oluyor. bir insanı sevmenin en korkunç yanı onu haklı çıkarmaya çalışmak. yokmuş gibi davranamazsın; çünkü olmuş. olmuş bir şeyi yok saymak mantıksızlığın en zarif hali.. ama sen öyleydin. olmuş ama olmamış gibi. yaşanmış ama yaşanmamış gibi. konuşulmuş ama hiç duyulmamış gibi.. çok düşündüm: bir gün, bir sabah ya da bir vedalaşma anında “keşke” der miyim diye.. “keşke kal deseydim”, “keşke daha nazik olsaydım”, “keşke bir şans daha verseydim”.. ama demedim; çünkü seninle ilgili hiçbir şey yarım kalmadı. aksine, her şey fazlaydı. fazlalıkla bitti. bir kitapta öğrendim: bazı insanlar hayatımıza sığmaz. onları küçültmeye çalışırsınız, kendinizi büyütmeye.. olmuyor. bir noktada bırakıyorsun. bırakmanın utancı yok. olması gereken bir sessizlik gibi.. törensiz, süssüz, çok doğal bir düşüş gibi. artık ardıma baktığımda sana dair hiçbir “keşke” göremiyorum. hatta.. keşke seni daha önce fark etseydim bile demiyorum; çünkü seni fark etmek, kendime yabancılaştığım anlara denk geliyor. o yüzden yokum orada. seninle olan yerde ben yokum. keşke dediğim yerler kendime ait. bir film sahnesi değil bu, bir şarkının orta yeri değil. gerçek bir sessizlik. evet, bunun içinde sen yoksun. çok da iyi olmuş. bu yüzden: keşke dediğim hiçbir şeyin içinde sen yoksun ve bu, düşündüğümden daha huzurlu bir cümleymiş meğer.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir değişiklik: kediden kuşa, aşağıdan yukarıya

@han · 2025-06-13 16:47

en üst katta oturanlar kuşlardan bahseder, bahçe katındakiler kedilerden. öyledir çünkü. kuşlar uzak, kediler yakın olur. biri gökyüzüyle, diğeri toprakla meşguldür. bahçede oturanlar daha çok kaybeder mesela. bir sabah, sabah bile olmayan bir sabah, çok erken bir vakit, bahçeye çıkarsın ve “kedi yok” dersin. günlerce yemeği kalır kapının önünde, sonra o da küser. öyle olur. alışmak kaybetmektir biraz.. borderline dediğim bir kedi vardı. siyah-beyaz. burnunun ucunda küçücük siyah bir çizgi. çok şey yaşamış gibi yürürdü. bazen gelirdi, yemek yerdi, sonra koltuğun ucuna kıvrılır, “çok da kalmam” der gibi gözlerini kapatırdı. evde konuşan biri olduğunda gitmezdi mesela, konuşma sesini seviyordu. gürültü değil ama ses. bu bir fark. ben de ses seviyordum o zamanlar. ses, insanı biraz dünyada tutar. sessizlik, her şeyi büyütür. şimdi başka bir evdeyim. en üst kattayım. sabahları kuşlara yem atıyorum. güvercinler, serçeler, ara sıra bir karga bile geliyor. ben de kahvemi alıp balkonda oturuyorum. artık başka şeyler izliyorum. başka sesleri dinliyorum. kedileri özlüyorum, ama özlemek de bir tür kabullenmek. “bu artık yok” diyebilmek için ‘için için’ özlemek gerekiyor galiba.. bugün yağmur yağıyor. öyle bir yağmur ki ne sadece yukarıdakilere ne sadece bahçedekilere ait. aynı damlalar çatılara da düşüyor, çimenlere de. kuşların tüyleri kabarık, sığınacak yer arıyorlar. kediler muhtemelen bir arabanın altına geçmiş ya da kimsenin kullanmadığı bir plastik sandalyeye kıvrılmış.. herkes aynı sesi duyuyor şu an: cama vuran, toprağı yumuşatan, her şeyi biraz ağırlaştıran bir su sesi. bu yağmur eşitliyor bizi. katları, alışkanlıkları, kaçışları. içimizi. bugün hiçbirimiz ne tam yukarıdayız ne tam aşağıda. biraz arada kaldık, biraz içeri çekildik. o kediye borderline demem tesadüf değildi. çizgiden çizgiye geçer gibi yaşardı. bazen uzak, bazen çok yakın. bir kapı aralığında, bir pencere önünde, bir sandalye gölgesinde.. onunla çok konuştum. konuştuğumu zannettim en azından. sessizce bakardı, anlardı. anlarmış gibi yapardı. bazen insanlardan bile çok.. şimdi düşünüyorum da, sanırım en çok onu sevdim ben o evde. şimdi kuşlardan bahsediyorum. kuşlar daha uzak. gözle zor seçiliyor bazıları, ama bazen biri yaklaşıyor, balkona kadar geliyor, şöyle bir bakıyor, sonra çekip gidiyor. gidebilme özgürlükleri var. bu büyüleyici bir şey. kimseye haber vermeden gitmek. hiçbir şeye minnet duymadan uzaklaşmak. kuşlarda bu var. kedilerde yok mesela. onlar vedalaşır. gözlerinin içine baka baka gider. gideceklerini sana hissettirirler. ben artık vedalaşmadan gidiyorum. kimsenin penceresine uğramadan, kimsenin sandalyesinde oturmadan. içimden geçen her şey, bir kuşun kanadına takılıp biraz uzaklaşıyor. sonra dönmüyor. dönmesini de beklemiyorum. bazı şeyler bir daha dönmemek üzere gitmeli zaten. yağmur hala yağıyor. toprağın kokusu yukarı kadar geliyor. balkona çıkarsan, aşağıda ıslanan bir saksıdaki fesleğen kokusunu bile alabilirsin. ve dahi toprak kokusunu. kedi yok, kuşlar da uçmadı henüz, ama herkes beklemede.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir rastlantı: anılar ve kahve kokusu arasında

@han · 2025-06-11 16:09

antihistaminlerimi aldım ve kendimi kahve içmeye çıkardım. insanları izlerken, çok uzaklarda gördüğüm ve benim olduğum tarafa doğru gelen birini eski sevgilime benzettim. şimdi diyeceksiniz ki, “he, koskoca şehirde, senin kendini kahve içmeye çıkardığın masturdate’inde, senin bulunduğun kahvecinin önünden, senin yıllar önceki sevgilin geçecek..” hatırlar mısınız, beni bulur demiştim: bir taş kolay anlamanız için bir şey söyleyeyim: koskoca şehirde, yüzlerce kahvecinin içinde, kendimi kahve içmeye çıkardığım bu saatte, söylediğim kahve için onlarca kahve fincanının içinden seçilen bardakta ruj izi var.. beni bulur. neyse, bu kadın o kişi değil tabii. ikinci bardakta ruj izi yok. nasıl bağladım ama.. bu dediğim kadınla 23 yaşındayken aynı evde yaşıyorduk. mühendislik o kadar tatlı gelmişti ki, ikinci üniversitenin dibine vurmuştum. kendisi de uluslararası ticaret gibi, dış ticaret gibi ya da ikisinin birleşimi bir bölümdeydi. her gün aynı evin içinde olmamıza rağmen beni aldatmayı başarabildiği için ona özgürlük hediye etmiştim. yazılarımı karamsar bulanlar için alın size bir olumlama örneği.. diyeceğim şeyi unuttum çünkü bir mesaj geldi: bu kadın başımın belası. hiç öyle “tatlı bela” falan da değil. açık alan bir kafede otururken arkadaşlarıyla gördüğüm bu kadınla bir hafta sonra tanıştık. arkadaş olabileceğimi düşündüm fakat bela oldu. hatırladım: öğrencilik yılları ne kadar güzeldi, diyecektim. öğrencisin, türkiye’de yaşıyorsun, haliyle paran yok. yapılamayacak bir sürü imkansızlık içinde bir şeyler yapıyorsun.. belki de o günleri değerli yapan o gibi şeylerdi. pazara gidiyorduk, güzel yemekler yapıyorduk. buzdolabımızda malt biralarımız ve şaraplarımız olurdu. camel white sigara içiyorduk, içilebilir en ucuz oydu çünkü. o zamanlar 7 lira gibi bir şeydi. şimdi bakıyorum da.. neyimize güvenmişiz, onu çok merak ediyorum. her neyse. yarın kitapçıya gideceğim. hani şu yazımda merak ettiğim, tanışmak istediğim kitapçı: bir keder alacağım kitap: kırmızı pazartesi, gabriel garcía. yan masaya üç kişi geldi, sesleri iç sesimi bastırdığı için rahatsız oldum. o yüzden eve gideceğim, çamaşır yıkarım. çocuklar da şunlar deyip fotoğraflarını çekmem yok mu..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir sunum: konu hedeflerdi, ama aslında herkes kendi duvarına çarptı

@han · 2025-06-04 16:21

“ilk iş yerimde bir müdürüm vardı, günde yirmi toplantıya girerdi. ‘çok yoğunum’ derdi, ama neyle meşgul olduğunu kimse bilmezdi. bir gün öğle yemeğinde dedim ki: abi sen aslında çalışmıyorsun, sen sistemin içinde debeleniyorsun.. güldü, ertesi hafta istifa etti. gerçekten de bazen sorun bizde değil, sistemde. sürekli ‘yetersizim’ hissi, belki de sistemin bizden sürekli ‘daha fazlasını’ istemesinden geliyor olabilir..” bu sözler, sabaha kadar hazırladığım sunumun başlangıcıydı. bugün bir sunumum vardı. toplantı salonuna erken gittim, kimse yoktu. hiçbir şey hazır değildi. mutfağa gittim, bolca kahve hazırlamak istedim.. kahve de yok. markete gittim. kahve ve atıştırmalıklar aldım. içtiğim sigaranın uzununu bulunca garip bir şekilde sevindim, onu da aldım. döndüm. kahveyi demledim, atıştırmalıkları küçük tabaklara koydum. bardak da yoktu, ama buldum. kahve dışında her şeyi hazırlayıp toplantı salonuna bıraktım. yavaş yavaş herkes geldi. ben sigaraya çıktım. geri döndüğümde, kimse bir şey almamıştı. bunlardan alabilirsiniz, dedim. almadılar. sonra sıska, cılız, çelimsiz bir kız geldi, bir tane aldı. bundan da al, dedim. “yok, onu sevmiyorum.. ama alayım” dedi. bu keşkelerden de al, bak burada ‘ah’ var, onu da al, dedim. anlamadı, ama ben güldüm, sonra ona da bulaştı.. kahveler geldi. konumuz uzun arkadaşlar, dedim ve kendimi tanıttım. şimdi herkes kendini tanıtsın, deyip en soldaki kişiye dönerek elimle söz verdim. “ben mehmet, pamukkale üni..” derken, hoş geldin mehmet, dedim. devam etti. herkes konuşurken aynı şeyi yaptım. kadınlar “hoş bulduk” diyerek devam etti, erkekler biraz bocaladı. sonra toplantı başladı. herkesin özgürce konuşabileceğini söyledim. doğru yanlış ayrımı yapmayacağımı, bazı noktalarda münazaraya döneceğimizi belirttim. herkese kağıt kalem dağıttım, swot analiziyle başladık.. sonra ‘insan neyle yaşar?’ dedim. tolstoy’un bu kitabını okuyan olup olmadığını sordum. kimse okumamıştı. şanslıydım. mikail’in öğrendiği üç şeye değindim.. ‘sizi gerçekten ne motive eder?’ diye sordum. cevaplar geldi. tartıştık. en çok sevdiğim soruyu sordum: ‘hedef mi sizi belirlemeli, yoksa siz mi hedefi?’ uzunca konuştuk. “hedefi olmayan başarıya ulaşamaz” fikri öne çıktı. ben de dedim ki: tarkan bu yola mega star olmak için mi çıktı, yoksa bu kariyer onun üzerine mi yapıştı? sessizlik.. düşünceler.. o boşlukta, neyi başarmak sizi gerçekten tanımlar, dedim, ona sonra döneceğiz ve ekledim: amaca göre değil, kimliğe göre yaşamak gerekir, şu cümleyi de söyledim: ‘başarı istedim, ama tanımı bana ait değildi’, örnek verdim: bir adam var, yıllarca ‘yönetici’ olma hedefiyle yaşıyor. bir gün oluyor. iki ay sonra fark ediyor ki aslında o adam, liderlik değil, özgürlük istiyormuş.. herkes biraz daha yaklaştı. birinin not defteri açıldı, biri ilk kez kahve aldı. bir diğeri atıştırmalıklara uzandı. salonda hafif bir uğultu oldu, ama içimdeki sessizlik dağılmamıştı. belki de bir şeyleri harekete geçirmiştim. belki de bu kez sistemin içinde debelenmek yerine birkaç kişiyi kıyısından kıyısından kendine döndürmüştüm.. motivasyon konuşmaları geçer, ama bir kararla hayat değişir. “gerçek şu ki, çoğumuzun hedefleri kendi hedefi bile değil. başkalarının alkışladığı şeyleri arzuluyoruz. motive olmak için önce kendine dürüst olmak gerekiyor. hedef doğru mu, yoksa sadece alışkanlık mı?” o da bir şey.. bugün böyleydi işte. deadline’ı kaçırdım ve evdeyim, kahve yaptım ve beynimi resetlemek için bunu yazdım. zaten çoğu yer sunumdan, silmeden önce bir yerlere bırakayım dedim. siz de güçlü ve zayıf yönlerinizi bir kenara yazın, bir gün baktığınızda kendinizdeki değişimleri görürsünüz.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir seçenek

@han · 2025-06-03 16:38

eve geldim.. kahvemi alıp balkona çıktım. bunu söyleme şeklim, sanki önümde kırk farklı opsiyon vardı da ben kahveyle balkona çıkmayı tercih etmişim, gibi. halbuki başka hiçbir seçeneğim yok. evde kahve var, balkon var ve hava kararmaya niyetleniyor. başka bir şey yok. balkon demişken.. geçen gün güvercinlerden biri balkonun demirlerini pisledi. temizlik bezini alıp silecekken durdum. senin ne suçun var? dedim içimden. ne saçma. hayvanın kendi hayatı var, benimkine denk gelmiş. onu da silmedim. şu an oturduğum yerden görebiliyorum. sanırım alıştım ona. kahvemi bitirmedim ama mutfağa gittim. içmek bahanesiyle bir bardak daha koydum. çalışma odasına geçeceğim dedim, sesli bile söylemedim, sadece öyle hissettirdim kendime. geçtim. ekrana baktım. ekran da bana baktı. iki taraf da hiçbir şey yapmadı. birtakım klasörlere girip çıktım. bilgisayarımı katlayıp elime aldım. sonra tekrar mutfağa gittim. çalışma odasından çıkarken antredeki aynaya gözüm takıldı. göz göze geldik. biraz uzun sürdü. aynadaki ben göz kırptı. ben kırpmadım. ciddiyim. ya üç gündür bıraktığım sigaraya tekrar başlamamın yan etkisi bu ya da başka bir şey. bir kahve daha koydum. bu kez bardağı değiştirdim. önceki bardaktan içmeye devam etmek, ruhumda bir şeyleri üst üste koyuyormuş gibi hissettiriyor. kahvemi koydum, balkona çıktım, sigarayı yaktım. tamam, dedim, artık delirdim. bunu bekliyordum. bu yaşa kadar gelmiş bir insanın bir yerde kırılması gerekiyordu. ben kırıldım.. az önce bilgisayarda hiçbir şey yoktu. şimdi bir word dosyası açık. adı: “nereye kadar?” açtım. ilk satır: “bana bunu neden yaptın?” yemin ederim ben yazmadım, bir şey de yapmadım, ama o cümleyi biliyorum. tam üç yıl önce, bahçede biriyle konuşurken söylemiştim. konuştuğum kişi artık yok. evlenmiş mi ne. şubat ayında whatsapp profil fotoğrafında nişan fotoğrafı gibi bir şey vardı. severdim kendisini. aç mısın diye mesaj atıp sonra elinde bir iki poşetle gelirdi. tanışmamızın ikinci ayında olmasına rağmen evimi benimsemiş ve benim ondan rahatsız olmadığıma ikna olmuştu. neyse. kahve soğudu. sigarayı bitirdim. gün henüz bitmedi, ama içimde bir şey çoktan geceye döndü. içeride biri var mı bilmiyorum, ama galiba yalnız kalmadım. belki de artık yalnızlığımın da bir yankısı var.. şu kadına mesaj atsam olur, ama havaya girmesinden çekiniyorum. eskişehir’de okumuş. hatta onunla eskişehir’e gidecektik. boşandıysa belki gideriz.. böyle deyince güldüm; çünkü evli olduğunu nereden çıkardım bilmiyorum. az önce yazarken ikna olmuşum.. neyse. eskişehir demişken, bir kadın daha var. o da eskişehir’de okumuş. hem de gastronomi. iki muhabbet ettik, hemen samimi oldum. iki gündür bana gelmek istiyor. bense öteliyorum. bayramdan sonra görüşelim, çok yoğunum bu aralar, enerjim yok.. gibi bahaneler işte. size bir şey söyleyeyim, hayatı sevmeyenlere özellikle: ‘hayat otuzlu yaşlarda çok güzel; çünkü tanıştığın insanlar seni anlamaya çalışıyor. bir sorunun varsa ilgileniyor, söylediklerine kulak asıyor, seni yakından tanımak için seni ciddiye alıyorlar. hele ki yirmili yaşlardaki kişilerle gereksiz samimi olursan, kolayca onların idolü olabiliyorsun. kırklı, ellili yaşlardaki insanlar da seni önemsiyor. hatta fikir alıyor. bu çok güzel..’ yaşadıkça öğrenip yaşadıkça bu bilgileri satarken yaşlandığını anlıyorsun. ne acı. alın size bir yaşlılık ibaresi daha. güney doğu gezisinden önce evdeki patateslerin çürüyeceğini düşünüp onları bu saksılara dikmiştim.. güvercinin pisliğini gösterecek halim yoktu ya..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir balkon

@han · 2025-06-02 22:37

yine ‘uykum yok kahvesi’ yaptım. kahve makinesi ses çıkarmaya başladığında o birkaç saniyelik sessizlik oluyor ya, işte o anlarda bazen hayatta neyi kaçırdım diye düşünmek kolaylaşıyor.. kahve olana kadar düşünmekten kaçmak için balkona çıkıp perdeleri açtım. geri döndüğümde kahve olmuş. şimdi kahve bardağı dolduruyor. bir şey tamamlanıyor gibi, ama asla tamam olmuyor. bir de sigara yaktım şimdi. perdeleri biraz daha yana çektim. geceyi balkona almak ister gibi. gece balkonda, ben balkondaki masadayım. gökyüzünde bir ay var. dolunay değil, hilal ama büyümüş. büyümüş ama hala yarım duruyor. bunu fark edince kendime hiçbir şey demedim; çünkü bazen insanın kendine susması, konuşmasından daha iyidir. sormazsan nedenini söylemez.. dışarısı çok sessiz değil, ama içimde bir yer çok sessiz. arada bir yerlerde araba sesleri geliyor, camı açık bir evden dizi müziği, bir kadının kahkahası: yarım ve zorlama belki; bir adamın sesi yorgun: sanki hep açıklama yapmak zorunda kalmış biri.. bir kitapta okumuştum, “sessizlik, insanın kendine söylediği kelimelerdir” diyordu. yeraltından notlar’da mıydı inanın hatırlamıyorum, ama bu cümle kafamda yer etmiş. büyük ihtimalle de gündelik hayatta çokça kullanmışımdır, yoksa pekişmez. (gittim google’ladım, ama yok bulamadım. belki de ben uydurdum bilmiyorum. hatırlayan varsa söylesin.) bu cümle bana nereden yer yaptı bilmiyorum, ama sustuğumda hep içimde konuşuyorum. çoğu zaman sanki kendimi ikna etmeye çalışıyorum. “böyle olması gerekiyordu”, “o da elinden geleni yaptı”, “zaten hiç tam olmamıştık”.. bu cümleler kahveden ağır, dumandan kalıcı.. fincanı tuttum, sıcaklığı elime değil içime geçti. sigara birazdan bitecek, ama derdi bitmeyecek; çünkü bazı geceler dışarısı kadar içimiz de karışık; bir şey kırılmamış, ama eğilmiş. bir şey bitmemiş, ama başlaması da mümkün değilmiş.. ‘adını koyamadığın hisler, balkonda seninle aynı masada oturuyor’ diyor içimdeki o ses. bazen şunu fark ediyorum; ben hayatı yaşıyormuş gibi yaparken, hayat gerçekten geçiyor ve her şey geçerken en sabit kalan şey kendimle konuşabildiğim o anlar oluyor. bu gece de öyle. her şey devam ediyor, ama ben durdum. durmanın da bir ağırlığı var. bazı insanlar onu taşımaktan korkuyor, ama ben taşıyorum, her gece biraz daha az konuşarak, biraz daha azalarak, biraz daha çoğalarak, biraz daha çok anlayarak oturuyorum bu masaya. not: bu yazı geceyle bir sır paylaşmak isteyen herkese yazıldı.. ve dahi susarak anlatanlara.. bir de, hilal zannedip dolunay gibi parlayan herkese.. siz oradasınız, biliyorum.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir inanç

@han · 2025-06-01 22:23

iyi geceler gibi değil de.. bilmiyorum. sanki bir şeylerin artık geri gelmeyeceğini kabullenmiş gibi bir sessizlik var geceyle aramda. gürültüsüz. hatıraların bile sesini kısıp oturduğu bir yer burası. kendimi bulmaya çalışıyorum; ama haritanın neresindeyim bilmiyorum. hatta az önce burç yorumlarına göz attım, “bugün iç sesinizi dinleyin” yazmış. kaç haftadır çığlık atıyor o ses, hazır susmuşken artık dinlesem mi acaba? bu gibi durumlarda siz ne yapıyorsunuz çok merak ediyorum; bakıyorum bloglara yine kremler paylaşılmış.. bu dediğime yine güldüm.. dolaba kışlıkları yerleştirirken montların ceplerine baktım. belki bir parça ben kalmıştır diye.. dedim ya, çokça kendimi aradım bugün. yoktum, ama 200 lira buldum. gülümsedim. kış geldiğinde o paranın da bir değeri kalmayacak çünkü, ama şimdi iyi geldi. küçük mucizeler, içi boş zaferler. olsun. güldüm. akşama doğru eve bir arkadaşım geldi. yemek yaptım. gelmeden önce sordum, ne yemek istersin diye. “fark etmez” dedi. o an anladım ki çürümeye yüz tutmuş sebzeler değerlenecek bu akşam.. yemeği çok sevdi, tarifini sordu. “çürümeye ramak kalan sebzelerin olmalı” dedim. güldü. içinde biraz boşvermişlik, biraz kaybolmuşluk olmalı.. o yüzden beni taşıyan bir yemekti. belki o yüzden sevdi. ben de güldüm. yemeğe bakınca fark ettim ki, en sağlam bütünler bile kırık parçalardan oluşuyor. yalnız kalmak bazen kendini bulmanın ilk adımı oluyor. gece ise, kaybolanların adresi. kendimi bazen bir ceketin cebi gibi hissediyorum. kullanılmayan, ama bir şeyler saklayan. dokunulmamış, ama taşıdığı her şeyle ağırlaşmış. sonra bir gün biri elini uzatıyor, “burada ne varmış?” diye.. hiçbir şey yok aslında. sadece unutulmuşluk. o kadar.. iyi geceler demek istemiyorum bu gece; çünkü iyi olan ne varsa hep gündüzde kalıyor sanki. gece, unuttuğumuz şeylerin intikamı gibi. karanlık, ama sessiz; huzurlu, ama hüzünlü. biraz ben gibi, biraz sen gibi, biraz kimse gibi; ama yine de uyursan belki sabah olur ve sabah bazen sadece bir inanç meselesidir; çünkü olur. gerçekten yemeği soracak olursanız fransız mutfağından graten çeşitlerinden biri, ama sebzeli ve fırında olanlardan. önemli olan sos.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir rastlantı

@han · 2025-05-27 13:26

bugün dişlerimi fırçaladığım kimyasal ile klozetin içini yıkadığım kimyasal aynıydı.. mesela siz psikolojinizin bozuk olduğunu nasıl anlarsınız? hani bazı dönemler vardır, hiçbir şey olmadan sanki her şey olmuş gibi ya da her şey olmuşken hiçbir şey olmamış gibi hissederiz. ben öyle bir dönemden geçiyorum sevgili insanlar. bakmayın, bence benimkisi sadece şımarıklık; ama hissettirdikleri bir ton şey.. can sıkıntısından dolayı bir şeyler sipariş edeyim dedim. sağlıklı atıştırmalıklara baktım, aslında çoğu zararlı, fakat ehvenişer dediklerinden.. elimi kestim, tam da bu ruh haline yakışır bir kesik oldu.. birkaç saat aralıkla üç tane ilaç içtim, ilaçların birbirileriyle etkileşimini düşünmedim. yani aklıma gelmedi. uzun bir süre taşikardi atağı geçirdim. bir süre kendimi dinledim. sonra unuttum. haberim olmadan 20 dakikalık bir uykuya geçmişim. uyandığımda canım şekerli bir şeyler istiyordu; ama şekeri çıkardım hayatımdan. şimdi bir kahve yapmaya gidiyorum. geldim geldim, bu saate kadar bir sürü kahve yaptığım için filtrede bir sürü kahve birikmiş. neden bir sürü olduğunu açıklayayım: çünkü sabahtan beri tek filtre kağıdı ile yaptım kahveleri. her seferinde şöyle dedim; bu, az önce yaptığım kahvenin aromasız hali, yani kendini kahve sanan bu posadan zarar gelmez, deyip yeni kahveyi de onun üzerine ekleyerek yaptım ve bu böyle 3-4 kez kendisini tekrarladı. işte o 100 kilo kahve posasını aldım ve saksılara döktüm. ne yani, siz saksılara çay döken insanların onu sevmediği için mi döktüğünü sanıyordunuz. onlar severek içtiği şeyin fazlasını canından çok sevdiği çiçeklerinin saksılarına döküyorlar işte.. ben de kendini kahve sanan o şeyi döktüm. şaka bir yana kahve de bitkiler için faydalıymış. neyse işte bunları yaptım ve o yüzden geç kaldım; ama siz fark etmediniz. konuyu nasıl toparlarım diye düşünüyorum şimdi. o yüzden açıklayarak gideyim: hani markası ne olursa olsun herkesin ismine vileda dediği yer silme şeyleri vardır ya (“şey” dedim çünkü adını ben de çıkaramadım şu an) işte onun kovasının içine bir tane çivi girmiş. haberim yoktu. dün yerleri sildikten sonra o suyu klozete dökmüştüm. o çivi de klozette kalmış ve pas rengi klozetin içine işlemiş. bunu kolaylıkla hayal edebilirsiniz. her neyse ben bu nahoş görüntüyü nasıl çıkartabilirim diye birtakım soruşturmalara daldım. çözüm beyaz sirke ve karbonatmış. tamam, dedim, bir ara yaparım. sonra kahvaltı yaparken youtube'dan açtığım bir doktorun karbonat ve beyaz sirke ile diş sağlığı üzerinde bir videosuna denk gelince bu durumu biraz garipsedim. dedim ki bu lalettayin bir denk geliş olamaz. işe koyuldum ve iki görevi de tamamladım, ama önce dişlerimi fırçalamıştım sonra klozetin temizliğine başladım, o an ağzındaki tat ile klozetin içindeki tadın benzer olabileceğini düşünerek bir tık sinestezik hisler yaşadım. ‘psikolojimin bozuk olduğu’ kanısına nereden vardığıma gelince, onu şöyle açıklayayım. bazen kendimi güçsüz hissediyorum, kolayca keder bulabiliyorum. onu da şöyle anladım, canım şekerli bir şeyler istemişti mor renkli uygulamaya girdim atıştırmalıklara baktım, yok dedim bunlar olmaz. sonra çerezlere girdim. her şey pahalıyken leblebinin ucuzluğuna içim burkuldu. ben leblebi olsaydım çok üzülürdüm dedim ve onun adına üzülmeye başladım; çünkü kendisi kendisinin çok ucuz olduğunun farkında olamayacak kadar paradan habersiz ve dahi dolardan; dolar bin lira desen anlamaz.. sonra kendime ceza verdim. bugün sadece salata yiyeceksin, dedim. salata yaparken usta bir aşçı edasıyla malzemeleri hızlı hızlı doğrarken bıçağı iki parmağımın arasına sapladım. ilaç konusuna girmeyeceğim; çünkü çok karışık, daha kolay anlamanız için şöyle söyleyeceğim: bence α-thujene, p-cymene ve β-myrcene kimyasal bileşenleri bende çarpıntıya sebep oldu. anladınız değil mi.. ya atladığım bir şey var ya da diyeceğim şeyi unuttum. neyse ne diyeceğim, ben bir süreliğine buralardan gidiyorum. sizi de beklerim. bazı şeyleri halledince dönerim. bana soracak olursanız halledemeyeceğim, hallettim sanacağım. zaten insan hiçbir zaman halledemez, sadece alışır. aklıma geldi, sanırım onun adına da paspas diyorduk. bir de sirkeyle karbonatı karıştırınca açığa çıkan gaz karbondioksit, zehirlemez. onu yazarken aklıma öğrencilik yıllarımda duyduğum bir şey “kyk’daki kızların dişlerini beyazlatmak için cif kullandıkları” geldi, öyle bir şey yapmayın. sonuçta hidrojen peroksit’in bile gıdalarda kullanmak için farklı yapısı var. ben kimyadan anlamam..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir keder

@han · 2025-05-25 13:46

hafta sonlarının vazgeçilmezlerinden biri: cumartesi anneme gider, gece orada kalır, pazar kahvaltısını orada yapıp çıkarım. çıkmadan önce bir arkadaşımla buluşmak için sözleştik. buluşma yerimiz tarihi bir mekan. o kadar tarihi ki burası, bulunduğu sokağa bile adını vermiş. halbuki biraz üstünde bilmem ne bey konağı var. neyse, arkadaşımla buluştuk. böyle yerlerin filtre kahve anlayışını bir anne sözüyle tarif edebilirim: “zift gibi”. kahve böyle olduğundan ve çay da sevmediğimden (aslında bu cümleyi “mütevellit” kelimesiyle bağlamıştım; sonra “yaşlı” diyorlar diye sildim) soğuk bir şey almak istedim, sade soda, dedim. çay ve soğuk su diye sipariş veren arkadaşım da “çay ve su iptal, benim de soda olsun” dedi. “ee anlat bakalım, nasıldı gap gezintisi?” dedi. burada “gap” bu şekilde kullanılmaz diyerek cümlesini düzeltmek istemiştim; sonra vazgeçtim. dümdüz anlattım: her yer toz, her yer polen. o yüzden erken kaçtım, diyerek projeyi* sonlandırdığımı söyledim. * “proje” kelimesi burada öylesine değil, gap turuna çıkan herkesin bunu bireysel kalkınma hamlesi gibi yaşamasından ileri geliyor. “ne erkeni, bir aydır yoksun yahu, ben de oraları görmek istiyorum” deyip hayıflanırken telefonu çaldı. arayan, yeni evlenen ortak arkadaşımız. nedense yeni evlenenler bunu bir görev addediyor kendilerine: “senin fotoğrafını birine gösterdim kız seninle tanışmak istiyor” dedi. kızın fotoğrafını attı ve arkadaşım düşünmek istediğini söyleyip telefon görüşmesini sonlandırdı. sonra benim başımın etini yemeye başladı. bence uyumlu olurlar mıymış, kız buna sadık olur muymuş, günümüzdeki ilişkiler ve evlilikler, kadınlar evlenince nasıl değişir.. tüm bunları bana sorarken ben karşıdaki yeni açılan kitapçıya bakıyordum; kapısında “kitap, sanat, plak, ..” yazıyordu. dükkan kapalıydı; ama sanki buranın sahibi beni tanısa beni sevebileceğini ve onunla çok iyi arkadaş olabileceğimizi düşünüyordum. sadece kitap değil, galiba insan da seçiyoruz. “sence ne diyeyim?” dedi. “oğlum ben daha önce evlenmedim, sevgilim bile yok. bu soruların sağlıklı cevaplarını ancak evlenen birinden alabilirsin; ama en az dört yıllık evli olması şart” dedim. arkadaşım benden yaşça büyük olduğu için bazı takıntıları vardı. mesela tanışacağı o kadınla arasındaki yaş farkını sorun ediyordu ve kafasında büyüttüğü birkaç sorunu daha vardı. “yaş farkını bu kadar büyütme” derken yanımızdan geçen elektrikli bisikletin radyosundan “benim narin narin narin yarim” şarkısı çalıyordu. bize tam da o kısmı denk geldi. şarkının uyumuna güldük ve bütün ciddiyetimiz kaçtı. hala gözlerimin içine bakıp benden gerçek bir cevap beklediği anda ona, “bak şurada kalmış 30-40 yılın, bu da en iyi ihtimalle. 30-40 senecik için bu kadar derde girmeye değmez. yarın demans başlar, prostat vs derken hazırlıklara başlarsın” deyip, aklımdaki ‘narin yarim’ şarkısının da desteğiyle kahkahayı bastım. o da gülerek “değmez değil mi?” dedi. sonra biraz daha goygoya alarak, “boşver ya, kadın düşünsün. çünkü önce sen öleceksin. o senden önce ölmeyecek. düşünsene, asla bir dul olmayacaksın” dedim. arkadaşım gülerken, “sigarayı bıraksak nasıl olur?” dedi. “beni yanlış anlama; eğer evlenirsen 30-40 yıl yaşarsın demek istemiştim ben” dedim. tekrar bir kahkaha tufanı oldu. biten soda şişelerini almaya gelen adam başka bir isteğimizin olup olmadığını sordu, arkadaşıma dönüp “ben kekik içeceğim, senin isteğin var mı dede?” deyip içten içe güdüm. arkadaşım da “kekik” dedi. “şimdi tam yaşlı olmadık mı ya?” dedim. yine güldük. “çıkarken aktara gideceğim, hatırlatır mısın?” dedim. tam da o sırada kitapçıya 4-5 kişi geldi ve içlerinden biri dükkanı açtı. oraya gidip esprili bir cümleyle giriş yapmak isteyip “kandil simidi bulunur mu?” desem sahaf sahibi bunu kitap sanır diye bu düşüncemden vazgeçtim ve bu tanışma faslını bir kitap almak istediğimde uygularım diye erteledim. o an aklıma almak istediğim hiçbir kitap gelmedi. kekiklerimizi de içtikten sonra kalktık ve aktara gittik. aktarda kamuran akkor çalıyordu. dükkan sahibi “hoş geldiniz” dediğinde, elimde sigara olduğu için, “müzikle şu sigarayı içip geleceğim” dedim. ginkgo biloba, akgünlük sakızı ve bir tane de faydalı bir sabun aldım. belki de ilk defa geleceğe yatırım yapmış gibi hissettim. oradan sonra arkadaşımla vedalaştık. ben, adına ne dendiğini bilmediğim yerden akrilik boyalar, fırçalar ve yapıştırıcılar aldım. dükkan sahibi adam ek bilgiler verdi, “bu boya 1945'te balıkesirde kurulan bir firmanın boyası ve senin istediğin cadence markasından iyi ve daha ucuz” dedi. bunlar üç kardeşmiş de sonra ayrılmışlar da rich markasını o kardeşlerden biri kurmuş ve sonra almanyaya satmış da, cadence de onlardan sonra kurulmuş falan.. tüm dediklerine “hııı” deyip, başımı aşağı yukarı sallayarak onayladım. az önce eve geldim. elimde güne giden anneler gibi bezden bir çanta vardı. bilirsiniz, çantanın içine kendi terliklerini falan koyarlar. önceden buna gülerdim. şimdi düşündüm de anneler müthiş haklı; çünkü bir evde neden 15-20 tane kadın terliği olsun ki.. boyaları çantadan çıkardım, çalışma masama bıraktım, aktardan aldığım ürünleri de mutfağa ve banyoya bıraktıktan sonra bir kahve yaptım. söylemeyi unuttum, bir de eczaneye uğrayıp alerji ilacı almıştım. orada sohbet olmadı; çünkü eczane sahibi o kadının ismi benim için patojen gibi emraz gibi.. o ismi telaffuz dahi etmeyi sevmediğimden dolayı sanırım. geçmiş olsun, dedi, teşekkür ettim. daha ne. bak şimdi belki şarkıyı buraya tekrar eklemek gerekiyordu.. geçmiş olsun. geçti.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir sessizlik

@han · 2025-05-24 00:27

cümleye aslında’yla başlayan insanlar, bitişi belli olmayan şarkılar, gülümseyip geçiştirilen özürler.. herkes birer ‘son görülme.’ -kırıldım mı? evet. -belli ettim mi? hayır. -ne işe yaradı? hiçbir şeye. ben aslında biriyle tanışmak istemiyorum artık; çünkü kendimle bile hala tam tanışamadım. bazen bir şey oluyor ve eski ben bir anda çıkıyor ortaya, diyorum ki: hala buradaymışsın, hala çocukmuşsun ve hala kırılırken sesini çıkarmıyormuşsun.. bir sabah uyanıyorum ve yine diyorum ki: tamam artık başka biriyim; ama aynı diş fırçasını kullanıyorum, aynı bardağa su koyuyorum, aynı küfre aynı yerde sinirleniyorum. -kim değişti? kimse. dün biri “ne var ne yok?” diye mesaj attı. cevap yazmadım; çünkü o cümledeki ne’nin altı çok boş. ne var? bir dolu şey; ne yok? bir dolu şey daha. hangisini anlatayım? bir arkadaşım var, saçma tweetler atıyor; ama bin beğeni alıyor. ben ise susuyorum, cümlelerimi içimde tutuyorum, ama kimse “beğeni” demiyor. hayat beğeni istemiyor artık, görünür olmanı istiyor. ben görünmek istemiyorum. böyle de bir çelişki var. akşamüstü markete gittim. elimde hiçbir liste yoktu. ihtiyacım olanı bilmiyordum, rastgele şeyler aldım. belki hayat da böyle olur diye düşündüm, rastgele bir şey alırsın, sonra bakarsın işe yaramış; çünkü plan yapınca her şey daha kötü bitiyor.. domates aldım, yumuşak olanları; çünkü nedense hep onlar bana kalıyor. en sağlamlarını birileri çoktan almış oluyor. hayatımın özeti gibi bu: biri önceden gelip almış, ben kalanları seçiyorum. bazen bakıyorum o kalanlara belki sevilecek bir yanı vardır diyorum. allah affetsin ama yok. biri “nasılsın?” dedi geçen gün. “yorgunum” dedim. dedim, ama yorgun falan değilim, sadece cevap bu çünkü. gerçek cevabı versem saçma olur; çünkü gerçek cevap: “bilmiyorum, saat dört gibi iyi gibiydim ama sonra bi şey oldu kötü oldum”. bunu kim anlayacak? kimse. o yüzden yorgunum; çünkü hiçbir şey yapmadım ve yorgunum. yani hayat yine kendi kendini tüketti. ben sadece izledim. hiçbir katkım olmadı. bak bugün de gece oldu. evet gece zaten hep olur. salonda oturuyorum. telefon elimde, ama kimseyle konuşmak istemiyorum. bazen sadece biri yazsın istiyorum. konuşmayacağım. sadece biri beni düşünsün. olduğumu bilsin. ben bu dünyada olduğumu bilmekten yoruldum. biraz da başkası bilsin. gruplara birkaç mesaj gelmiş. okudum. cevaplamadım; çünkü çoğu insan, sorularını kendine değil sana soruyor ve sen cevapladıkça daha çok karışıyor her şey. cevap vermemek bazen sorulmamış gibi hissettiriyor. o da iyi. hatta daha iyi, en iyi. öyle işte, bir gün daha geçti. yine değişen bir şey yok, ama ben hala bekliyorum. belki bu sefer sıra bana gelir, belki yarın sağlam domates de kalır.. akşam saat sekizde biri dışarıdan gülerek geçti. içimden, “gülme” dedim; çünkü bazı sesler bazı evlerde yankılanmıyor. bazı evler sessizlikten yapılmış. içeriye neşe girmiyor. yine de çarşamba sabahı gibi birini özledim. yani beklenmedik, yani tatsız, yani öyle.. gözümde canlandı, sonra kendi kendime “ama bu kadarını hak etmedi” dedim. bunu hem onun için, hem kendim için dedim; ama ikimize de inanmadım. ben bazen böyle hayatla oyun oynamak istiyorum; ama hayat fazla ciddi. hep kural, hep sonuç. bir kere oynadım, kaybettim; çünkü kuralları ben koymamıştım, ama bazen düşünüyorum da ya gerçekten bir yerlerde, tam da şimdi, biri benim adıma evrene güzel bir şeyler gönderiyorsa? bunu asla öğrenemeyeceğim; ama belki de zaten bazı mucizeler bilinmediği sürece işe yarıyordur. alakasız ama mesela ben rüyamda apartman boşluğunda biriyle aşk yaşıyordum, sabah uyanınca onun sesini bile hatırlıyordum. aşk bu mu bilmiyorum, ama uyanınca eksilmek kesin onunla ilgili. şu an balkona geçiyorum, dışarıda biri telefonla konuşuyor: “boşuna sevdik, çok boşuna” diyor ve ben bunu buraya not ediyorum; çünkü bazı cümleler yabancı değil. sanki daha önce ben söylemişim gibi. montaigne’in denemeler’i gibi. belki de biz hep başkasının tekrarından ibaretiz; çünkü duygularımız küçüklükten beri herkeste aynı işliyor. sahi, küçükken yaramaz olan çocuklar şimdi ne yapıyor? ben uslu kalmaya çalışırken içimde büyüyen o sesin adı neydi? şimdi o sesle yaşıyorum. bazen bağırıyor. bazen susuyor, ama hep orada. benden daha gerçek.. bir de hep şöyle cümleler geçiyor kafamdan: ‘bu kadar anlam yüklemeye gerek yok’, doğru, ama ben yüklemezsem bu kalp nereye atsın? nerede dursun? hangi durakta insin? hani göğsün bazen ağır olur.. kalp çalışıyor mu hala? çalışıyor. sokakta sarı bir poşet uçuşuyor; şok marketin orada oturuyorum çünkü.. arkasından kimse koşmuyor: anlam yüklemek yoktu hani.. bazı şeyler böyle: kayboluyor ama aranılmıyor. ben de bazen o sarı poşet gibi hissediyorum kendimi.. biri arasa “ben buradayım” diyecek kadar bile savrulmamış: ben kaybolduğumu hissediyorum.. ama ne fark eder: ben mutluyum. sen de inandın buna, değil mi? işte kandırmak da böyle bir şey. “eylemlerimin ahlaki olup olmadıklarını onların hitap ettiği kitle belirler (suç ve ceza).” insanlar yalan söylüyor. ne zaman biri bana “kendine iyi bak” dese, içimden “keşke nasıl olduğunu bilseydim” diyorum. iyi bakılacak biri miyim ben? yoksa arada bir saksısı değiştirilecek kadar ömrü olan bir çiçek mi? üzerime gelen güneşi bile yadırgıyorum bazen; çünkü alışmamışım ışığa: çok su verirsen çürürüm. bazen biri gelse ve dese ki “yıkıldığın yerden yeniden başlayabilirsin”.. inanmam, ama kahve koyarım; çünkü artık hiçbir cümleye inanmamayı öğrendim, ama hala misafirlere kahve koyuyorum. bunun adı büyümek mi bilmiyorum, ama kesinlikle bir şeylerin adı. aynı şekilde, ben küçükken güneşin hep üzerime doğduğunu sanırdım. şimdi fark ediyorum, dünya dönüyormuş sadece ve ben bir yere sabit kalmayı aşk zannediyormuşum; meğer sabit kalmak sadece korkunun başka adıymış. “bazı yazılar öpücük gibi, bazı yazılar küfür gibi.” bu ikisinin arasında bir yerdesin; çünkü sen artık büyüdün, ama hala kimseye gösteremediğin bir çocukluk oyuncağın var bir çekmecede. arada açıp bakıyorsun. o oyuncak sensin. sen o çocuksun ve kimse bilmiyor. bir gün bir kadın bana şöyle dedi: “beni sevme. ben bana iyi gelen şeyleri hemen bozuyorum” ve ben o cümleye öyle inandım ki, kim beni sevse hemen kendimi sabote ettim; çünkü bazı kelimeler sihir gibi değil lanet gibi işliyor ruha. bir kez duyuyorsun, ömrün boyunca onunla susuyorsun. sonra ben ona sevilmeyi öğrettim, başka bir gün bana demişti ki: “seninle her şey olur, ama huzur olmaz”. sonra ben başka biriyle öyle huzurluydum ki, başka hiçbir şey olmadı. neyse. ben aslında çok şey anlatmak istemiyorum, ama içimde konuşmazsam bozulacak cümleler var. bazen kendi iç sesimi bile duymak istemiyorum, ama işte.. bir yerden sızıyor her şey. bir post atmıştım. bu, o anıdan aklımda kalan bir şey: bir keresinde biri demişti ki bana: “seninle konuşmak, kendimle konuşmak gibi” sonra sustu; çünkü kimse kendine uzun süre tahammül edemez. bunu şimdi anladım. ben bazen yanlış insanlara da doğru şeyler söylüyorum. bazen sevilmek değil de, biri tarafından anlaşılmak istiyor insan; çünkü sevgi bazen şov, ama anlayış ve sessiz. sessiz, ama kalıyor. birileri gitti, gidecekler daha var, ama bir tek sen kalıyorsun, ayakta, belki de biraz yorgun, belki biraz kaybolmuş, ama yine de direniyorsun. şimdi durup sor bakalım kendine: kaç kere yıkıldın, kaç kere yerden kalktın? kaç kere içindeki ses seni susturmaya çalıştı, ama sen ona inat devam ettin? bu işte hayat denen şey, hep o inatla var oluyor ve sen, evet sen, o inatın en güzel örneğisin. biliyorum, hala çetelesini tutuyorsun üzüntülerin, ama unutma, o çeteleyi kapatıp yeni bir sayfa açmak senin elinde. şimdi derin bir nefes al, belki o nefes seni biraz daha güçlü yapar. evet, hayat bazen düşman gibi davranır, ama sen onun en büyük meydan okumasısın. gözlerini kapat, yeni bir başlangıca hazır ol. bu gece uyumuyorum, uykum hep bölük pörçük; çünkü rüyalarım da bana küs. düşünsene, rüyanda bile dışlanıyorsun. bir keresinde rüyamda “çık dışarı” dediler, uyandım, rüyadan değil gerçekten kovulmuşum meğer. eski bir şarkıyı açtım, buraya ekleyip ahengi bozmak istemiyorum. şarkı hala aynı, ama ben değişmişim. şarkının ortasında üzüldüm; çünkü ben yoktum o şarkının içinde artık. ben o eski ben değilim. o kadar değilim ki artık, birini affettim geçen, haberi yok; çünkü barışmak için değil, yükü bırakmak için affettim. bazen biri seni mahveder, ama sen ona hala iyi olursun ya, işte en çok orada eksiliyormuşuz. sanki biri seni eksiltip yerine hiçbir şey koymamış gibi. psikolojik denge gibi bir şey. bunu bir kitapta okudum, alfred adler olabilir. yeri boş ve yankı yapıyor. sagopa'nın da dediği gibi “affetmek en asil intikam..”, “hayat kısa” diyorlar ya, kısa değil; çünkü seni unutan biriyle aynı şehirde yıllarca yaşamak çok uzun sürüyor, ama sen affettiğin için ölüyorsun.. kafamda oluşan bu değildi, söylemek istediğim de bu değildi, yazdığım da bambaşka bir şey oldu sanki, okuyan ne anlar bilmiyorum. bazen diyorum ki: benimle karşılaşsa.. benimle, yani şu kırıntılarla ne yapar? beni yerden mi toplar, yoksa üstüme mi basar? ezan okununca müziği kapatan biriyse toplar, değil mi? şu an nedensiz bir gülümseme yakaladım suratımda. sonra korktum; çünkü hiçbir şey olmadan mutlu olan insanların genelde başına bir şey gelir.. (‘çok güldün başına bir şey gelecek’ sözünün aslı budur.) hiçbir şeyin düzelmeyeceğini fark ettiğim bir sabah oldu. güneş yine doğdu, evet, ama ben içimden batmaya devam ettim. bazı insanlar gitmez, sadece dönüş ihtimallerini bitirir. ama ben arada sırada hala gülüyorum, ama sahici değil, ama dümdüz. hani o “düz hayat” dediğimiz şey var ya, onu bile eğik yaşıyorum. aşka benzer bir şey yaşadım bir zamanlar. aşktı belki de, bilmiyorum; çünkü bir şeyin gerçek olduğunu genelde kaybedince anlıyoruz. hala bir şarkı çalınca gözüm doluyor, ama ağlamıyorum; çünkü yetişkinlik bazen duyguları ağzında tutup yutmakla ilgili. birini özledim geçen gün. özlemekle kalmadım sustuklarımı onun yerine de söyledim içimden. “neredesin lan?” dedim mesela, ama sesi çıkmadı; çünkü bazı insanlar sadece yok olmakla kalmaz, sana susmayı da öğretir. hala umut ediyorum bu arada. yanlış anlamayın: hala bir yerlerde güzel bir cümle saklanıyor diye kitap karıştırıyorum. hala biri bana bir kahve uzatır da, içime denk gelir diye ihtimallere bakıyorum. hala, biri yanlışlıkla kalır bende diye evi topluyorum, ama kimse kalmıyor. kimse içime denk gelmiyor. dünya, biz onunla ne zaman barışacağız diye bekliyor, biz de dünyanın bizimle ne zaman ilgileneceğini bekliyoruz. aradayız. arada kaldık. iki iyilik, üç kötülük. beş sessizlik, bir öpücük. yedi gece, hiç gündüz. dokuz adım ileri, bir sonsuzluk geri.. ve sen bu metni okuyan kişi: belki bir gün sen de aynı yerde durursun, belki farklı bir odada aynı şarkıyı çalarsın, belki bir başka yürekte tam da bu kelimelerle kırılırsın.. ve sen o an, işte sadece o an, içinden sessizce bir şeyler söylersin; çünkü bazı kelimeler sesli söylenmez. duyulmak için değil, yaşanmak için yazılırlar. burası en alt kat. sığınak gibi. hiç pencere yok. gökyüzünü özlüyorsan yukarı çıkmak zorundasın; ama biliyorsun, yukarıda da pek bir şey yok. yine de soracağım: burada mısın hala? okudun mu buraya kadar ve içinden o cümle geçti mi? bu yazıyı neden yazıyorum bilmiyorum, ama sen okurken belki bir yerlerde yakalarsın o içte saklanmış cümleyi; çünkü her şey anlatılacak gibi duruyor, ama hiçbir şey anlatılmadı. anlayana suskunluk da bağırır çünkü: ben sana sustum, duydun mu?

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir boşluk

@han · 2025-05-23 11:49

kahvaltımı yaptım, kahve olana kadar bugünü yazayım dedim. gece tüm işlerimi bitirip bugünümü boşa çıkarmış olmamın dinginliğiyle saat 4 sularında ferhan şensoy'un ‘güle güle godot’ oyununu izlerken uyuyakalmışım.. kahvem hazır; çünkü “gece tüm işlerimi bitirip..” dediğim sıralarda kahvaltı tabaklarını bulaşık makinesine yerleştirmem gerektiğini, ama önce makineyi boşaltmam gerektiğini hatırladım. aslında dağınık değilim. amerikan servis tabak altlıklarını falan yerine koymuşum.. neyse, onu yapana kadar kahve olmuş. şimdi geceye dönelim: gece kahve makinesini hazırladım; çünkü sabah saatlerinde uyandığımda mutsuz olacağım ve kahvenin hazır olduğunu bilmek beni mutlu edecek; çünkü vizyon sahibiyim. hatta o kadar vizyon ki bu, gece yarım paket sigaram var, sabah hiç dışarı çıkmak istemem diye sigara almaya çıktım, dönüşte tanıdık kedilerden birine yine istemsizce göz kırptım; ama tepki vermedi.. sabah uyandım, kahve makinesinin düğmesine basıp banyoya gittim. banyodan çıkınca kahvem hazır. işte vizyon derken eksik vizyon üzerine kendime bir posta küfür ettim: hani ekmek? bazı sabahlar dışarı çıkmak yerine hamaratlığı kullanabilirim. kimileri buna tembellik diyor; ama ben yine katılmıyorum; çünkü ekmek yapabilirim dedim, airfryer biraz işe yarasın, ama maya yok; fakat hamaratlığım hala var. ingiliz karbonatı ile sirke karışımı hamur mayalamaya yarayabilir. sonuçta sodyum bikarbonat.. kimyasal tepkimeye ihtiyaç var. ben kimyadan anlamam ve dahi eczadan.. ecza kelimesini bir yazıda ilk defa kullanıyor olmamın gereksiz mutluluğu ile yazmaya devam ediyorum.. öyle de yaptım, ekmek mayalama umarım olumlu olur dedim. kahvemi içtim, üç beş sigara falan. hamur hatrı sayılacak kadar kabarmış, ona ayıp olmasın der gibi baktım. airfryer'ı ısıttım. 180 derece. 356 fahrenheit. kimya konusu olarak değil de fizik konusu olduğu için hatırladım, dediğim gibi kimyadan anlamam. kelvin de vardı bak, ona da ayıp olmasın diye yazıya ekliyorum. anlarsınız ya, bu konuların az ekmeğini yemedim sonuçta. şimdi de ekmek yiyeceğim diye.. özür dilerim, iğrenç bir espirili bağlantı oldu. ekmek olana kadar gece teslim ettiğim bilgisayardaki işlerime göz ucuyla bakış attım. sonra bir şeyler okumak için blogları gezdim. ekmek aşamasının yarısına gelinmiş, airfryer'ın ‘yemeği çevirin’ uyarısında gülümsedim. ekmeği çevirdim. üstünde susam ve çörek otu vardı, altına da mı serpiştirsem diye düşünmeden edemedim. yapmadım. onun yerine kahvaltı hazırladım, mükellef kahvaltımı hazırlayana kadar ekmek oldu. işte bu kadar, ekmek olana kadar bin kere markete gidip gelebilirdim; ama işte bu kadardı, ekmek olmuştu. hem de mayasız, belki daha az zararlı.. kahvaltımı yaptım, kahve hazırladım. masanın üzerindeki her şeyi mutfak tezgahına bıraktım, tabakların altındaki amerikan servislerini yerine yerleştirdim. bulaşık makinesi dolu diye bütün bulaşıklar mutfak tezgahında kaldı. bari kahve olana kadar bugünü yazayım demiştim. birkaç cümle yazdıktan sonra yerimden kalkıp bulaşık makinesini boşalttım ve mutfak tezgahındaki tabakları makineye yerleştirdim. bunu yaparken ‘güle güle godot’ oyununu düşündüm.. neyse, onu yapana kadar kahve olmuş. gerisini biliyorsunuz.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir sarhoş

@han · 2025-05-21 00:26

merhaba. ben geldim. kapıyı açarken binadaki kimseyi rahatsız etmemeye çalıştım, ama anahtar sesinden önce ben dağıldım. sarhoş muyum? evet, ama kendimdeyim. bu da zaten en tehlikelisi. ayılmadan konuşan bir adamdan korkun; çünkü bilir, unutmadan konuşur veya utanmadan. sarhoşum, ama bilerek içtim. cehalet değil bu, irade. beni tanıyın. beni kimse tanımadı. sadece kadınlar numaramı ezberledi, o da yanlış yazmışlar zaten.. hep yanlış yerden geldiler bana. ben kapı değilim, zırh değilim; çünkü delik deşiğim.. ben pencereyim lan.. içimden rüzgar geçer, perde kıpırdamaz.. neyse. az önce yolda bir kediye yol verdim, hatta fotoğrafını çektim: sonra kendime sinirlendim. “senin neyine vicdan” dedim. vicdan dediğin bir kere çalışınca durmuyor. o yüzden sızlayan her yerime bakmadan içtim. ben mesela okumak güzel bir şey derdim; çünkü okuyunca öğreniyorum sanırdım; meğer okuyup benimseyince öğrenirmiş insan.. meğer kendi doğruları doğuştan gibi bir şeymiş. mesela lümpen proletaryayı öğrendikten sonra içim pek sızlamaz oldu benim.. hassas kalplere öneririm.. bira, tekila, yarım kalmış cümleler.. hala içimde biri bir şey söylüyor. hala.. gece çok uzun. insanlar hala sevgili, hala eve dönüyorlar, hala sevişiyorlar.. bense gömleğimi çıkarmadan kanepeye uzandım. nefes alıyor muyum? sayılmaz. nefes bazı geceler ayrı bir işkence. yani böyleyim işte.. mutfakta bir şey kırılmış. sesini duymadım, ama hissediyorum. bir şey eksilmiş bu evde. belki ben. belki de şu karanlıkta çürüyen çiçekler: fotoğrafı yok, karanlık çünkü.. yalnızım, ama öyle hüzünlü yalnızlardan değil. saldırıya uğramış yalnızlardan. kendimden.. bu gece kimseyi suçlamayacağım. herkes haklı. ben bile, ama sevmek gibi bir derdi vardı bu adamın.. yolda yürürken arkasına dönüp bakan adamlardan. teoman’ın da dediği gibi “kapıları kaparım, ardıma bakarım..” gururuna yenik düşen değil, gururunu içen adamlardan.  birazdan mutfağa gidip son birayı da içeceğim. sonrası mı? sonrası müzik, ama sadece bana çalacak. sadece benim kafamda. sadece benim kırık yerlerimde. teoman - n'apim tabiatım böyle şu an biri “iyi misin?” dese, iyiyim derim, ama çok kötü kokan bir parfüm duysam yere çökerim. bazı geceler böyle. ucuz parfüm kokuları gibi. bu konuda benimle ben tartışıyoruz. kazanan belli değil.. eve geldim, ama bu ev bana hiç gelmedi. sanki ben içeri girdikçe biraz daha dışarıdayım ve inanın çok sakinim, ama bir kaşımı kaldırsam dünya yıkılır. bu yüzden gülümsüyorum. ben. eve. geldim. kapıyı kilitlemedim. belki biri gelir diye değil, belki artık umrumda değil.. birayı açamadım. açacağı bulamadım ya da yoktu, elimle denedim, sonra vazgeçtim. vazgeçmek kolay, açmaktan daha kolay. yani ben galiba artık her şeyden kolayca vazgeçebiliyorum. aşk gibi, umut gibi, hayat gibi, bira gibi.. sonra düşündüm, merve'nin teneke kutu birasını neden içmiyorum ki.. öyle de yaptım. o kadar stokçuluğunu yapıyorum.. şimdi koltukta bir gömleğim var, sırtı benden daha düz. ona yaslandım biraz. sonra dedim ki kendi kendime: “bu saatten sonra sarılmak diye bir şey kalmadı, ancak çökmek var.” ve çöküyorum. usul usul, kimsenin duymayacağı kadar sessiz.. telefonum titredi. baktım. kimse değil. zaten kimse kimse değil artık. tam sarhoş betimlemesi oldu bu.. ama herkes bir şey yazıyor, ama kimse kimseye değil. düşünsene, dünya kadar kelime var ve ben hala anlatamadım. “iyiyim” yazdım. yalan.. ama öyle büyük bir yalan ki artık ben bile inandım. pencereden dışarı baktım, karanlık. yol bomboş, ama sokak lambası yanıyor. ışık var, ama insan yok. aynı ben.. açıkçası, ben bu gece kimseyi özlemedim. yani özlemişimdir de hatırlayamadım. belki de yorgunluğum özlemekten büyük geldi. bilemiyorum, ama kalbim yavaşlıyor gibi. sanki bir durup dinlenmek istiyor ya da pes etmek. bilmiyorum. sarhoş oldum sanırım. mutfağa tekrar gitmeye niyetlendim, ama bu sefer gölgem beni uyardı: “yorma kendini. zaten dönsen de aynı sen.” durup düşündüm. haklıydı. o yüzden sadece oturdum.. beni terk eden her cümlenin arkasından bakarak.. bu defa ışıkları kapatmadım. karanlık zaten içimdeydi. bu yazı; geceyle konuşan, kendine küfreden, ama yine de kendinden vazgeçemeyen bir adamın, ayık sayılmayacak kadar sarhoş, ama unutmamış kadar kendinde ve utanmayacak kadar terbiyesiz halidir. herkesin sustuğu yerde bir bira kadar soğuk ve bir sigara kadar dumanlı kalmış duyguların notudur.. sadece eve gelen değil, içeri giremeyen birinin günlüğüdür.. bu bir iç dökme yazısı falan değil, bu; sabaha kadar kendini anlatıp, sabah hiçbir şey olmamış gibi “iyiyim” diyenlerin alnından öpülmesi gerektiğinin belgesidir. bu yazı okuyana değil, anlayana yazıldı. anlamayana da yazık oldu. ha bir de: bira açacağı hala yok, bilginiz olsun ve yazar hala mutfağa gidemediyse belki de gitmek istememiştir.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir filtre

@han · 2025-05-12 19:54

iyi geceler dünya. sen çok şeysin.. ama şu an sana ne söyleyeceğimi bilmiyorum. kimileri seni adaletsiz görüyor, kimileri yalan buluyor, kimileri ise tamamen boş diyor. ben sadece susuyorum. içtikten sonra yazmazsam alkolün ardından kahve içmişim gibi hissediyorum, madem sarhoş olmak istemiyorum neden ayılmak için kahve içiyorum. o gibi, o kafadayım. madem içimden geldiği gibi yazamıyorum, o zaman neden içiyorum? ama yok, yanlış söyledim. aslında sarhoşken içime filtre uygulamıyorum. zaten buradaki çoğu yazı da hep alkolün o filtresizliğinde yazıldı. o yüzden kopuk, o yüzden ne dediğim belli değil, ama yine de gerçek. hani bir söz var ya: “sarhoşun mektubu okunmaz.” işte öyleyim. çok sarhoş oldum belki, ama hala noktalama ve imla hatası yapmıyorum, hatta alkollüyken direksiyonda bile daha dikkatliyim. siz böyle araç kullanmayın. her neyse. öyle bir ortamdayım ki sıkıntıdan patlıyoruz. eline telefonunu alan instagramda geziniyor. bitmeyen son biralarımıza yeni sonları ekliyoruz tam da şu an. hiç inanmasam da buna pek takılmıyorum; çünkü takılmak istesem o kadar çok şey var ki burada. arada bir yerlerde ‘iki kızla ne yapıyorum ben burada’ dediğim de oluyor, ‘boş ver tadını çıkar’ dediğim de. evimi özledim ve artık evimden on bir kilometre dahi uzaklaşmak istemiyorum. evime gidince neden on bir dediğimi de yazarım.. önümde bin km yol var, eve dönmenin yoruculuğu gözümde büyüyor. ama kadınların sohbetinden de çok sıkıldım. bu böyle bazen üç bazen beş kişi oluyor. hep bir gıybet, hep bir çekememezlik, hep kendilerinden habersiz başkalarına yaptıkları eleştiriler.. birazdan buradaki herkese yakında gideceğimi söyleyeceğim, nedenini sorduklarında vereceğim cevap kısa ve inandırıcı: evimi değil de yalnızlığımı özledim, diyeceğim. aslında hem doğru hem de yanlış, artık burada yazılacak bir şey kalmadı gibi hissediyorum. hayatımın rutinleştiğini yazarken anlıyorum. bilirsiniz, kimisinin ders çalışma yöntemi yazarak çalışmaktır. öyle düşünün. ben hayatı öyle duyumsayabiliyorum. her şeyi de yazacak değilim, ben bunları yaşadım diyebilmek için kendime saklıyorum. evimden uzak olduğum her yerde ilk olarak kendime ‘insanlar burada ne yapar ki’ diye sorarım. mesela şu an olduğum yerin karşısında yetişkin iki çocuk var, biri diğerinin motosikletini eleştiriyor, ama yapıcı bir eleştiri, “zincir biraz gevşek gibi, yolda sıkıntı yapar. frenlere baktır biraz geç tutuyor gibi geldi” diyor. bu kişiler bunlar için burada yaşamıyorlar elbette. ama demek ki bir meşgale buluyor insan. ben hiçbir zaman motorları sevmedim mesela ve dahi arabaları. mesela ev kiraları çok uygun burada, bunun için burada yaşanır mı dersen ‘hayır’, bunu yazarken güldüm; çünkü bunu bu kişilere sesli söylemiştim. biri neden güldüğümü sordu.. sonrasında prens dizisini konuştuk, sonra masanın üzerinde duran masumiyet müzesi kitabına yatay geçiş yaptık. okuyanlar bilir, güzel bir kitap. onlara da gözlerimi dolduran yerler olduğunu söyledim. onlar romanın baş kahramanı kemal’in takıntısını konuşurlarken ben zeki demirkubuz gibi bir yorum yaptım; “adam sevmiş, neden takıntılı diyorsunuz ki” dedim. kafaları güzel olduğu için hemen ikna oldular. biri, “ne büyük aşk” dedi, ben yine zeki demirkubuz olarak, “ne büyük suskunluk” dedim. sonra herkes kitaptaki kendi rolünü düşündü. ben zeki demirkubuz'la alakasız olarak feridun'u seçtim. sonrasında dostoyevski'nin budala kitabına geçtiler. myşkin benim dedim. biraz tartışma çıktı, çünkü herkes kendisini iyi bilir. ben de, “bloğumda birisi anonim olarak bir şey yazmıştı” dedim, “insan doğasında saf iyiliğin ve kötülüğün olmadığını senin sayende öğrendim vs gibisinden yazmış, anonim bile beni tanımlamış, siz kendi kendinize iyiyim diyorsunuz”, dedim. tartışma sona ermedi tabii ki; ama ben o anonimi hep merak ettim. madem filtresiz yazıyorum, o halde filtresiz içilir demişim gibi hissettim. işte entelektüellik seviyemiz bu kadar, onlar da instagrama devam. o anki şarkı..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir şehir

@han · 2025-05-08 21:32

konstantin’e gitmeden önce nikopolis’te geçirdiğim günlerin değeri gittikçe artıyor. burada zaman yeni yüzlerle birlikte farklı akıyor sanki. her yeni insan yepyeni bir hikaye. her hikayeden sonra içimde başka bir katman açılıyor. bazen sadece bir ses tonu, bazen bir kelime, bazen de bir bakışta hayatın bambaşka bir anlamı çözülüyor.. 47 yaşında bir kadın, “varoluşumu seviyorum” dedi. ben de refleksle, “hayatı seviyorum,” dedim, gülümsedi, başını hafifçe yana eğerek, “ama ben yaşamaktan bahsetmiyorum, varoluşumun kendisi bana haz veriyor,” dedi. bir an durdum, içimdeki tüm kelimeleri sıraya dizdim: “ölene kadar değil yani,” dedim, “hayatta olduğun sürece..” sonra bloğuma girip, başlıktaki ‘egzistansiyalist’ kelimesinin telaffuzuna baktım, “o zaman sen egzistansiyalistsin,” dedim, “öyle deniyor.” önce durdu. sonra, bunu daha önce duyduğunu, ama artık bu kelimeyi kendisini tanıtırken kullanacağını söyledi. felsefeyi bu yüzden sevdiğini ekledi. “işte bak, senden de bir şey öğrendim,” deyip içten bir mutlulukla gülümsedi.. size egoistçe gelebilir ama bu kadın benden etkilendi. bunu hangi anlamda anlarsanız hepsi geçerli.. bunu yazarken de ortamda tek erkek olduğumu, kadın muhabbetinin sarmadığı bir boşlukta yazıya sığındığımı bilin; çünkü bazen daralınca hep bir şeyler yazarım. hatta biriyle kavga eder gibi görünmemek için yüzüme de bir tebessüm asarım.. günün sonunda çok şey başarıyormuşuz gibi bir illüzyonla boşluklarımızı etkinliklerle doldurduk. toplandık, bir araya geldik. bir fotoğraf çekildik. herkesin elindeki tüten şeyin ne olduğunu gizlemek için çiçek emojisi kullandık; çünkü gün içinde tumblr’da yazdıklarımı seslendirmek isteyen biri, “sigara demek istemiyorum” demişti. ben de ona, “çiçek diyebilirsin,” demiştim. madem öyle dedim, kullandım; madem kullandım, yazarım tabii.. bu akşam fotoğraftaki herkes gülümsüyordu, ama öyle içten bir gülümseme değildi, daha çok “bugün de dünyayı idare ettik” gülümsemesi. bazılarının gülümsemesinde burukluk vardı; kalmak zorunda kalmış insanların gülümsemesi gibi, bunu en iyi ben bilirim, bazılarında ise gitmeyi planlayanların.. ben gülümserken birini düşündüm, konstantin’e gitmeden önce haber vermek istemediğim birini.. sadece gitmiş olayım, bir daha da hiç açıklamak zorunda kalmayayım diye düşündüğüm biri. bazı insanlar açıklama istemeyecek kadar uzaklaşır zaten. bazıları da açıklama yapamayacak kadar yakındadır. üzerime hafif bir hırka aldım, çiçeklerin arasında bir masa buldum. o sırada biri yan masadan yüksek sesle “kişisel gelişim diye bir şey yok aslında, sadece kendini oyalama biçimi” dedi. bir diğeri, “ben yine de yazmadan iyileşemiyorum,” dedi. sonra başka biri geldi, “iyileşmek istemiyorum ki,” dedi, “ben acının içinde tanıdım kendimi.” bense tam o sırada telefonu elime alıp notlara şunu yazdım: “burada insanlar ya kaçıyor ya kalıyor, ben sanırım sadece yazıyorum.” biraz sonra o kadın yanıma gelip, “sana bir soru sorabilir miyim?” dedi. ben de, “ama cevaplayamayabilirim,” dedim, “cevap istemiyorum zaten,” dedi, “sadece birinin dinlemesini istiyorum.” neyse ki konuşmadık. sadece yan yana oturduk. bazen kelimesizliğin sesi daha kalın oluyor. gecenin sonunda herkes dağıldı, ben biraz daha kaldım. birisi masaya bir çiçek bırakmış. sigara değil. gerçekten çiçek. bunu yazınca mı güzel oldu yoksa yaşayınca mı inanın bilmiyorum.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir olur: hayatın kapısını aralayıp korkusuzca “tamam” demek

@han · 2025-05-08 06:23

“şuradan yürüyelim mi?” dedi. “olur.” dedim. pasif bir direniş gibi her şeye olur demeyi seviyordum. hem ‘ne olabilir ki’ diyordum, hem de aksini iddia ve ispat etmekle geçen özgürlüğe tutuklu hayatıma iyi geliyordu; çünkü o olur’un içinde “hadi bakalım yine düştük yollara” vardı, içinde “sana güveniyorum ama çok da değil bak” vardı, içinde “sen ne dersen orası zaten güzeldir” vardı, biraz da “yoruldum artık savaşmaktan” vardı.. bazen insan olur demek ister. düşünmeden. pazarlık yapmadan. hiçbir şey hesaplamadan. o da öyle bir andı: birlikte yürümeye başladık. susmadık, ama sessizdik. ben bir ara ona, neden gökyüzünde ay varken yıldızların kendini daha özgüvenli hissettiğini anlatıyordum sanırım ya da ananas kabuğunun insan psikolojisi üzerindeki etkilerinden mi bahsettim.. tam hatırlamıyorum. bir ara “keşke aklımı cüzdan gibi taşıyabilsem, kaybettiğimde yeni kimlik çıkarırım” dedim. o da güldü. ben de unuttum ne anlattığımı.. ama anlatıyordum işte; çünkü o, sustuğumda anlamaya çalışan biri değildi, konuştuğumda gülümseyen biriydi ve ben kendimi en çok güldürülebilir hissettiğim yerlerde seviyordum. “akşam sekiz, tren mi?” yazdı. “olur.” yazdım. bazen insan olur diyerek kendine yol açar. olur demek bir izin gibidir. bir anahtar.. kendinden başka birine “tamam, bana yol ol” demek gibi.. ne zaman ona olur desem sanki dünya biraz daha ihtişamlı davranıyordu bize: bakkala yürürken gökkuşağı, sinema çıkışı yağmur, yanlışlıkla girilen sokakta açık kitapçı.. anlatabiliyor muyum? oysa ben onun yanındayken evren biraz dalgın gibiydi, kurallarını unutmuş gibi. “bak ama hiç içmicez tamam mı, yürüyüp kahve içip dönücez” dedi. “olur.” dedim. inanır mısınız, ona olur demeyi biradan bile daha çok seviyordum. “zaten yarın benim de çok işim var” dedim, ama biz plan yapmıyorduk. sadece olur diyorduk. ne zaman olur desem, hayatla aramdaki mesafe biraz daha azalıyordu. dünya benimle konuşuyordu gibi.. bir taksiye biniyorduk, “cesaretin var mı aşka?” çalıyordu. bir haftadır aklımda olan cümleyi bir sokak duvarında görüyorduk. bazen bin yılda bir olur böyle şeyler, ama oluyordu; çünkü biz olur diyorduk. bir keresinde gece yarısı yürüyorduk. bütün ışıklar kapanmıştı. sadece biz ve sarı bir sokak lambası.. o lambanın altında bir kedi oturuyordu. “bu kedi bizim hakkımızda bir şey biliyor” dedim. “ne mesela?” dedi. “mesela biz birlikteyken hayatın kural tanımadığını.” güldü. sonra o kedinin peşinden yürüdük, yemin ederim.. kediyi takip ettiğimiz sokakta çalan bir müzik vardı. çok hafifti ama belliydi. o an düşündüm: hayatın sesini bazen ancak ‘olur’ dediğinde duyabiliyorsun. bazı insanlar olur demekten korkar; çünkü “olur” her zaman bir bilinmeze açılır. olur demek, savunmayı bırakmaktır. gülümsemektir. kırılacağını bile bile yaklaşmaktır, ama ben artık kırılmaktan korkmuyordum; çünkü bazı insanlar seni kırmaz, sadece açar.. ben o gece biraz daha açıldım. biraz daha kendim oldum. “yarın sabah erken kalkmam lazım, yürüyüş kısa olsun tamam mı?” dedi. “olur.” dedim yine. ama yürüyüş uzadı; çünkü yol uzadı; çünkü sohbet uzadı; çünkü kalp uzadı.. hiçbir yere yetişemedik ama her yere vardık gibi oldu. şimdi düşünüyorum da.. olur dediğim her şey ya bir manzara oldu, ya bir şarkı, ya da bir hatıra. ben seni severken en çok “olur” dedim hayata. direnmedim, anlamaya çalıştım; kavga etmedim, sarıldım. her şey için değil belki, ama seninle olan her şey için olur dedim. o gün bugündür her şeyi uzun anlatıyorum; çünkü bazı şeyler çabuk bitsin istemiyorum. bir kahvenin soğuyarak bittiği gibi değil, bir gün batımının usulca karanlığa karıştığı gibi bitsin istiyorum. olur dediklerim içimde yankılansın, iz bıraksın sonra da yavaşça geçsin, geçerken de gülümsetsin.. bir gün gidersek birbirimizin hayatından, bir gün olur demek yerine susarsam ya da sen başka birine olur dersen.. olsun. çünkü biz olur diyerek yaşadık ve hiç pişmanlık barındırmayan bir olur’un ferahlığı var üzerimizde; çünkü bu dünyada bazıları “olmaz” diye diye bir ömür geçiriyor. biz “olur” diyerek yaşadık ve bence bu, hayatın içinde olmanın en yapıcı hali. yine bir gün biri bana “hadi şu sokağa sapalım mı?” derse, ben ona da olur derim belki, ama içimden biri hep seni hatırlar; çünkü ben seni severken öğrendim: olur demek, bazen birine güvenmenin en saf şekli. ve arkadaşlıklar bir yana, ben 900 küsur kilometre ötedeki evimi özledim.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir çocuk: terk edilen şehirlerde kaybolan bir umut hikâyesi

@han · 2025-04-30 08:38

ne zaman travmalarım uyanıp içimdeki çocuk ağlamaya başlasa bir şehir sustu. her seferinde bir bavul topladım, çoğu zaman içine hiçbir şey koymadan. sadece geçmişi dışarda bırakmak için, sadece nefes alabilmek için. insan bazı şehirleri yaşamak için değil ölmemek için terk eder.. bazen bir ses yetti: bir korna, bir zil sesi, bir eski şarkı.. bazen bir kadının saçını savuruşu.. bazen bir vitrindeki gömlek.. anladım ki geçmiş her şeyin altına sızıyor ya da üzerine siniyor ve içindeki kurumuş gölü tekrar taşırıyor. işte o an bacaklarımda garip bir ağırlık, midemde boş bir sancı, ellerimde sinirli bir titreme olur, kaçmak isterim; çünkü bu bir kurtuluş değil, bu bir terk ve her defasında aynı ritüel: telefon sessizde, gözler yorgun, dışarda gece, içimde daha da karanlık bir gece. şimdi yine o hissin içindeyim. bu gece terk edeceğim bu şehri.. balkonumda son sigaramı içeceğim, kahveyi yarıda bırakacağım; çünkü bu şehirde tamamlanan hiçbir şey olmadı. hep yarım kaldı insanlar, cümleler, vedalar.. vedalaşamayacak kadar sessizim. kimseye “gidiyorum” diyemem, çünkü kimse kalmadı. bu şehir bana ne yaptı bilmiyorum, ama ben ona her seferinde aynı şeyi yaptım: arkamı dönüp gittim.. hava bugün garipti. ne hırkayla rahat ediyorsun ne tişörtle. o yüzden arada bir şey giyip çıktım evden, oluruna bıraktım. telefon cebimde, elim boş, kafam daha da boş. sokağın köşesinde bir çiçekçi açılmış. eskiden bakkaldı orası. şimdi her yer çiçek. bir an durup baktım. rüzgarla hafif hafif devriliyorlar. bir tane küçük saksı dikkatimi çekti, kenarda duruyor, kimse yüz vermemiş. “senin gibi işte” dedim içimden, sonra gülümsedim kendime. alıp almayacağımı düşünmeden yürüdüm. boş elle devam ettim.. tam ışıklara geldim, telefon titredi cebimde. ekrana baktım ve cevapladım: neredesin? dedi. yoldayım, sen? dedim. çıkıyorum şimdi, karşıda buluşalım mı? dedi. olur, acelem yok, dedim; ama açık söylemek gerekirse, sesini duyunca kalbim bir tık hızlandı, ama cool takılmak diye bir şey var ya, insan refleks gibi yapıyor işte. beş on dakika oyalandım, biraz yürüdüm, biraz kaldırımdaki çatlaklara baka baka adım attım. gözüm vitrinlere kaydı. mevsim değişince insanlar da değişiyor. kışın yürürken herkes kafasını gömer ya montuna, şimdi kafalar yukarıda. omuzlar daha rahat. gözler biraz daha cesur. onu köşe başında gördüm. duruşundan tanıdım, yüzünü görmeden; hafif eğik durur, elinde mutlaka anahtarlık çevirir, adımları hızlı değildir ama boş da değildir. böyle kendi halinde bir akışı vardır. göz göze geldik. el sallamadım, o da yapmadı. sadece adımlarımız birbirine doğru hızlandı. arada mesafe vardı ama sanki aramızda bir ip varmış gibi çekildik birbirimize. yanıma geldiğinde bir an durdu. hiç konuşmadan sadece baktı. güldü sonra yavaş yavaş. ne oldu? dedim. hava güzel, dedi, bahar gibi. bahar zaten, dedim. biliyorum, dedi, işte.. söyleyesim geldi. güldüm. sana bir şey getirdim, dedi. cebinden küçük bir şey çıkardı. kırmızı bir ip bileklik, ucunda minicik bir anahtar vardı. kaybolma diye, dedi. lafı uzatmadan bileğimi tuttu. hafifçe, acele etmeden düğüm attı. bilekliğe baktım. aptal bir şekilde gülümsedim. hiçbir şey demedim; çünkü bazen susmak, bin tane laf söylemekten daha doğru. beraber yürümeye başladık. yan yana, omuzlarımız neredeyse değecek gibi. kimse acele etmiyor, kimse konuşmuyor, bu sessizlik hiç rahatsız etmiyor. elim cebimdeydi, cebimde bir bozuk para vardı, elimle onu çevirdim bir süre. sonra düşündüm: “şu an hiçbir şey yapmasam da, hiçbir şey söylemesem de, sadece yanında yürümek bile yetiyor.” uzun zamandır ilk defa, hiçbir yere yetişmeye çalışmadan, sadece birinin yanında yürüyebildim, kendim olmaktan ilk defa şikayet etmeden. bileğimdeki kırmızı ip hafifçe gerildi rüzgarda. bileğimdeydi. hala oradaydı.. ve ben hiç kaybolmamıştım aslında. belki sabah başka bir şehirde uyanırım. belki uyuyamam, ama şunu biliyorum: acılarımı susturamıyorsam, en azından onlarla aynı duvarları paylaşmak zorunda değilim.. bazı şehirlerden kaçmak kendine mektup yazmak gibidir. zarfa mühür yerine sessizlik basarsın.. şimdi o sessizlikte bu şehri bir kez daha arkamda bırakıyorum; çünkü her terk ediş biraz hayatta kalmaktır. şimdi yine aynı şey oldu: aynı mide bulantısı, aynı gece karası. bir duvarı hatırladım ve bir kapı zilini ve bir ses tonunu.. bütün şehir üzerime çöktü. sanki tüm binalar bu günü biliyor, tüm kaldırımlar benimle alay ediyor. bu şehir artık bana nefes olmuyor, bu şehir artık beni kusuyor. o yüzden bu gece terk edeceğim burayı. saat sormayın, yol bilmem; ama buradan gideceğim; çünkü bazen kaçmak kurtulmak değildir. kaçmak, hayatta kalmanın son şeklidir. Si tu n'etais pas la

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir şey: uyku ile uyanıklık arasında asılı kalan cümleler

@han · 2025-04-26 20:07

kafamın içinde bir şeyler dolanıyor yine. içimden tam çıkamayan, bir yere de tam varamayan cümleler. yarım kalıyor çoğu. bazen düşüncelerimi bile toparlamaya üşeniyorum. belki de toparlamamak daha iyi; çünkü her toparlanan şey biraz daha eksiliyor sanki.. kalkıyorum yerimden, yavaş bir hareketle. sanki biri görüyormuş gibi ağır ağır. kimse görmüyor tabii, ama bazen kendi yalnızlığın da seyrediyor seni ve sen ona ayıp etmek istemiyorsun. mutfağa geçiyorum. bir kahve yapıyorum. elim kahve kutusuna gidiyor, sonra suya, sonra fincana. her şey otomatik. düşünmeden yapıyorum. düşünmeden yapılan şeyler sanki daha sahici oluyor. kahve olurken camdan dışarı bakıyorum. yağmur dinmemiş. iyi. yağmur dinince her şey fazlasıyla gerçek oluyor çünkü. kahvemi alıp balkona çıkıyorum. yağmurun kokusu serin. havanın serinliği doğrudan tenime çarpıyor. sırf kafamda bir film sahnesi kurabileyim diye battaniyeyi kaptım dolaptan. salıncağa geçtim. üzerime aldım battaniyeyi. içine gömüldüm. sanki daha küçük bir versiyonuma geri dönmüşüm gibi. küçükken battaniyeleri mağara yapardım, şimdi de kendimi korumaya çalışıyorum. kahveden bir yudum alıyorum, sıcaklığı avuçlarımda. sigara yakıyorum sonra, ama bir iki nefes çekip bırakıyorum. bir kenarda tüte tüte sönüyor. tıpkı bazı hayaller gibi. başkası yakmış gibi. ben sadece yanına konmuşum gibi.. karşı apartmanın perdeleri açık. içeride birileri dolaşıyor. kadın çay koyuyor. bu sene kuşları öğrenen çocuk yere oturmuş oyun oynuyor. adam uzaktan bakıyor onlara. belli ki kendi içinden bakıyor. gizlice izliyorum hepsini. sanki bir yere aitmişim gibi. sanki dışarda kalmamışım gibi. kendi hayatımı bırakıp başka bir hayatı izlemek bir anlığına kendi yalnızlığımı unutmak gibi. yağmur biraz daha hızlanıyor. battaniyeye daha çok sarılıyorum. kahvemden bir yudum daha, sigaram iyice küçülmüş. elimi kaldırıp küllüğe atmıyorum. kalsın. biraz daha burada kalsın. sonra yine yazıya dönüyorum. sanki bu yazı bitince bir şey tamamlanacakmış gibi. sanki kelimeler bir yol çizecekmiş gibi. oysa biliyorum, hiçbir şey tamamlanmayacak. yazı da. kahve de. ben de.. ama yine de yazıyorum; çünkü bazen insan hiçbir yere varmayacağını bile bile yürür, hiçbir cümleyi tamamlamayacağını bile bile yazar ve belki de işte o yüzden biraz olsun yaşar.. başımı geriye yaslıyorum. salıncağın demirine çarpıyorum. ufak bir ses çıkıyor. bütün gece boyunca çıkan tek ses olabilir. kendimden başka kimsenin duymadığı bir ses. yağmur damlaları balkonun kenarından sıçrıyor. ince ve serin bir nem oturuyor üzerime, sanki yine çaydanlıktan çıkmış gibi. battaniyenin içinde ısınmaya çalışıyorum, ama aslında üşümek de güzel geliyor biraz. insana yaşadığını hissettiriyor sanki. biraz üşümek, biraz yanmak, ikisi de aynı kapıya çıkıyor sonunda. kahvem bitmiş. fincanın dibinde kalan tortuya bakıyorum. sanki kahve bana bir şey söyleyecekmiş gibi. sanki geleceği anlatacak ama hiçbir şey söylemiyor. sadece boş. tıpkı ben gibi. kalksam mı diyorum, içeri geçsem? ama yerimden kımıldamak bile ağır geliyor. kımıldamazsam zaman geçmezmiş gibi geliyor bazen. sanki bu gece, bu an, uzayıp sonsuza kadar devam edecek ve ben sadece burada, battaniyenin içinde, kahvenin boş fincanına bakarak kalacağım. karşı pencerelerde ışıklar yavaş yavaş sönüyor. insanlar uykularına çekiliyor. ben ise uykunun kıyısında bile değilim. uykudan da uzağım, uyanıklıktan da. arada bir yerde, askıda kalmış bir cümle gibiyim. sigaranın külü dökülmüş balkona. elimi uzatıp almak gelmiyor içimden. bazı şeyler düştükleri yerde kalabilir. toplamayınca hayat daha az yoruyor sanki. biraz rüzgar çıkıyor sonra. battaniye hafifçe savruluyor bacaklarımın etrafında. içim ürperiyor. belki biraz hatıralardan, belki biraz havadan. bilemiyorum; çünkü bazı şeyler neden içini sızlatıyor anlamıyorsun. sadece oluyor işte. gözlerimi tekrar kapatıyorum. bu sefer biraz daha uzun. bu sefer açmasam da olur gibi. düşünceler kafamın içinde yavaş yavaş flu oluyor. cümleler birer duman gibi dağılıyor. kelimeler ağızdan çıkmadan yok oluyor ve bu hiç de kötü hissettirmiyor. kendimi bıraksam şimdi, hiç kimse fark etmez gibi. hiç kimse aramaz, hiç kimse sormaz.. bu fikre de alışıyorum usul usul. sanki hep böyleymiş gibi. işte gece böyle geçiyor. bir kahve eksiliyor, bir sigara sönüyor, bir insan daha sessizleşiyor ve kimse bir şey duymuyor. rüzgar biraz daha serin esiyor. battaniyenin köşesini biraz daha çekiyorum üzerime. kahvenin son damlası da soğumuş artık. elimde boş fincanla kalıyorum. bazen insan ne yapacağını bilemediğinde oturup her şeyi yazmak istiyor. ben de öyle yapıyorum işte. sıkıntıdan yazıyorum bunları. hiçbir detayı kaçırmadan. ne varsa önümde. önümde ne varsa. yazıyorum. belki toparlayamam; ama olsun, bir şeylerin içimde dağınık kalmasından iyidir. üçüncü sigaram yarısında sönmüş. tabii siz bilmiyorsunuz. ben de tadını bile doğru düzgün almamışım, ama ona da ses etmiyorum. bu gece hiçbir şeye ses etmiyorum zaten. karşıdaki insanlar kendilerini geceye bırakıyorlar. ben hala burada oturuyorum. battaniyenin altında, biraz daha ağırlaşan havanın içinde. sanki gece büyüyor üzerimde. sanki dünya ağırlaşıyor ve ben bu ağırlığın altında sessizce var olmaya devam ediyorum. bir şarkı geliyor aklıma, nereden geldiğini bilmediğim. mırıldanmıyorum bile. sadece içimde dolanıyor. kırık bir ezgi gibi. gecenin bir yerinde, bütün bu yazdıklarım, bütün bu ufak, küçük, önemsiz ayrıntılar, sanki gerçek hayatın ta kendisi oluyor; çünkü bazen büyük şeyler olmuyor. bazen sadece kahve soğuyor, sigara sönüyor, yağmur yağıyor. işte ben de bunları yazıyorum. başka ne yapayım.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir adam: sessizlikte bile bir birlik var

@han · 2025-04-22 16:00

bir adam var. arasıra balkona çıkıyor, elinde bir bardak tutuyor; belki kahve, belki bir çay. havanın ne olduğuna göre değil, içindeki seste neyin ağır bastığına göre seçiyor gibi. sonra bir sigara yakıyor ve sonra bir tane daha.. nefes almak için değil, durmak için içiyor sanki. dünya biraz yavaşlasın diye. akşamları evinin içi sarı bir ışıkla yanıyor. gün ışığı rengi diyorlar ona, ama o ışıkta hep geçkin bir öğleden sonra havası var. hatta salonundaki lambader istisnasız sabaha kadar açık, o da gün ışığı. çok nadiren beyaz ışığı yaktığını gördüm. belli ki biri gelmiş oluyor o zaman, dışarıdan biri; çünkü eve yabancı biri girince renkler bile kendini toparlıyor. gündüz balkonuna gelip giden kuşlar var. bazen su içip gidiyorlar, bazen sürü halinde gelip bir şeyler yiyip gidiyorlar. adam kuşlara alışkın, kuşlar da ona. sessiz bir anlaşmaları var. her biri diğerinin yalnızlığını bölmeden var olmayı öğrenmiş gibi. adam balkonu süpürüyor, yıkıyor, balkon demirlerini siliyor. sanki bir misafir bekliyormuş gibi, ama kim olduğunu bilmeden. çok nadir de olsa balkonu elektrikli süpürgeyle süpürürken de gördüm, robot süpürgesini balkonuna çıkardığını da. bu küçük detaylar bir düzen değil, neye olduğunu bilmediğim bir tutunma biçimi belki de. hayatın içinde bir yer kapladığını kendine ispat etme çabası. bazı geceler balkonunda oturan farklı kadınlar oluyor. her biri başka zamanlarda, başka sessizliklerle. zaten konuşsalar da bir şey değişmez gibi. adam bazen sadece orada duruyor, biriyle aynı havayı solumak yeterliymiş gibi. çoğu sabah bilgisayarını alıp uzun bir süre balkonda oturuyor. bir şey izler gibi dalıp gidiyor, bir anıyı tekrar tekrar oynatıyor belki. aşırı nadir olarak öğleden sonralarda akşama doğru kitap okuduğu da oluyor, ama o anlarda bile sayfalardan çok boşluğa bakıyor, okuduklarından çok unuttuklarına takılıyor. adam bazen günlerce görünmüyor. yokluğunu balkonun kapısının kapalı oluşundan değil, kuşların yokluğundan anlıyorum. kuşlar da onun ritmini öğrenmiş. adam olmayınca, onlar da gelmiyor, ama o yokken bile akşam olunca balkonundaki güneş enerjili lambalar yaşam belirtisi veriyor. sanki “döneceğim” demek istemiş gibi. gün içinde uzun bir süre yoksa akşam kesinlikle bir kişiyle balkonda bira içecek, kim olduğu fark etmez. önemli olan biriyle susabilmek. bazı akşamlar kahkahalar yükseliyor, bazılarıysa hiç ses çıkmıyor, ama o sessizlikte bile bir birlik var. mesela tek başınaysa sabah kahvaltısını asla balkonda yapmıyor. bu bir kural gibi. belki yalnız uyanmakla baş edemediğinden, belki de günün ilk saatlerinde bir başka nefese ihtiyaç duyduğundan. adamın hayatı balkona sığmış gibi ve balkon bütün bunları sessizce saklıyor. bütün suç onun.. çünkü balkonu bir kitabın en güzel cümlesi sanıyor. yaklaşık yarım saattir balkonda, telefonu elinde, biriyle mesajlaşıyor ya da bir şeyler yazıyor. kulağında kulaklık var. önünde yine bir bardak ve tüten bir duman var. o sırada kuşlar bir bir uğrayıp gidiyorlar. mazhar alanson - ah bu ben

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir kaçış: yalnızlığın konforu mu, yoksa beraberliğin zorluğu mu?

@han · 2025-04-20 21:38

sevgili insanlar, şimdi samimi bir şey yazacağım sizin için, biraz kendim için, belki biraz küçük bir soru gibi düşünün bunu. gece oluyor, diyorum ki yarınki planım ne? saat kaçta? yapılacak işler neler? bu durumda saat kaçta uyanmam gerekir? sorun değil, 4-5 saat yeterli evet.. yani uykum gelince uyuyabilirim, çok da abartıya kaçıyorsam yatakta bir şeyler izlerken uyuyakalırım. sabah uyanınca saate bakarım, biraz daha uyumak istersem uyurum. vakti gelince yataktan kalkarım, kahve makinesini açar duşa girerim, duştan çıkıp hazırlanıncaya kadar kahvem hazır olur. kahvemi içtikten sonra vakit kaldıysa eğer açlık hissediyorsam kahvaltı yapabilirim. evden çıkar işlerimi halleder, dışarıda yemeğimi yer kahvemi içer, arkadaşlarımla görüşebilirim. eve dönmek için bir zorundalığım da yok.. anneme uğrarım, diğer arkadaşlarımla görüşebilirim. akşam ya da gece olur, eve gelir istediğim her şeyi yapabilirim. istediğim müziği açar, istediğim filmi izlerim. istediğim yemeği yapar ya da sipariş edebilirim. kahve ya da bitki çayı yapar, işim varsa onunla uğraşır veya dizi film devam edebilirim. izlediğim şey neyse ona telefondan devam ederken çamaşırları makineye atar, onları asar, bir şeylerle uğraşırım. yarın olur, sabah kahvesini dışarıda içmek isteyebilirim, gerekirse bilgisayarımı yanıma alıp outside ofis düzenine geçerim veya direkt olarak ofise geçerim, hem bu sayede fazlasıyla sosyalleşebilirim. günlük flört seviyemi doldurup eve dönerim; madem döner dedim akşam yemeğinde döner söylerim. tavuk olmaz çünkü annem bu konuda hep uyarır. annemle aramızda iki km bile yokken iki tavuk kaçamağı bile yapmam, ama diğer tüm kaçamakları kendime serbest kılabilirim. bazen yürüyüş olsun diye kendimle alışverişe çıkarım, bazen kendimi yemeğe götürürüm, üstelik kıyafetim kendimle uyumlu mu diye bakmam bile, sadece altım ve üstüm uyumlu mu diye bakarım, ayakkabımla çorabım uyumluysa yola çıkarım. faturaların otomatik ödemede olması iş yükümü azaltmıştır. pazar günleri zorunlu temizlik günüdür.. ve bu temizlik cumartesi gününden yapılmış olursa şahane bir hareket olur. bulaşıklar makinede iki üç gün durabilir, kirli ya da yıkanmış olması konu ve sorun değildir. bu konuda tek sorun şudur, temizlik günleri bulaşık makinesinin alt filtre kısmı da temizlenmelidir ve bulaşık makinesi temizleme sıvısıyla yüksek sıcaklıkta bir kez boş çalıştırılmalıdır.. evimin salonunda sigara içebiliyorum çünkü hava temizleme cihazım var, koku falan da kalmıyor, kapıyı kapatıyorum diğer odalara duman gitmiyor. hayatımda biri olsaydı, geç oldu hadi uyuyalım diyecekti. sabah kaldırıp hiç hazır olmadığım bir güne beni hazırlayacaktı, belki aç karnına kahve içirmeyecek ve zorla kahvaltı yaptırıp beni evden yollayacaktı. akşam erken gel alışverişe gidelim diyecekti ya da eve geldiğimde önüme koyduğu hiç canımın çekmediği yemeği yiyecektim. film izleyelim diyecekti ve onun fantastik filmlerini izleyecektik veya bir dizi.. mesela kesinlikle kızılcık şerbeti dizisini seven biri olacaktı; çünkü görmedim ki sevmeyen bir kadın.. kahve içelim dediğimde bitki çayı içelim diye beni yönlendirmeye çalışacaktı; sanki kahve sonuçta bir bitki değilmiş gibi.. belki, kitap okuyalım dediğimde benimle ilgilen diyecekti.. çünkü insanlar genelde kendi yalnızlıklarını gidermek için başka birini severler, oysa ben kendi yalnızlığımla çoktan anlaşma yaptım. bir de çoraplarımın rengini eleştiren biriyle aynı yatakta uyanmak bana pek cazip gelmiyor.. şimdi dönüp bakınca sorum basit aslında sevgili insanlar: özgürlük, sevdiğin biriyle birlikte olunca azalıyor mu? yani şöyle düşünün; bulaşık makinesinin filtresinin temizlenmesi gerektiğini bilmeyen biri var,  neyse.. ya da sabah kahvesinden önce zorla bir tost yemek? bir de o tostun kaşarı erimemişse?.. ben istemem, siz bilirsiniz. kızılcık şerbeti izleyen biriyle aynı evi paylaşmak demek, bir yerden sonra “sence doğa haklı mıydı?” gibi sorulara cevap vermek zorunda kalmak demek. ben cevap vermek istemiyorum. ben sadece kendime cevap verebilmek istiyorum.. ve belki, sabah erken uyanamadığım günlerde “olsun ya, zaten çok da önemli değildi” diyebilen biriyle yaşamak istiyorum. o kişi de genelde ben oluyorum. bazen birini hayatına almak, kahve makinesinin saatini ayarlamak gibi bir şey.. başta heyecanlı, sonra gereksiz; çünkü zaten kahvemi manuel yapmayı seviyorum; çünkü zaten uykum gelince uyuyorum; çünkü zaten yalnızken daha az yoruluyorum. ve şimdi soruyorum: yalnız olmak mı daha konforlu, yoksa biriyle yaşayıp kendi hayatının yönetmenliğinden istifa etmek mi? düşünün; ama çok da düşünmeyin. belki de mesele sevilmek değil, kendine ait bir hayatı bozmadan biriyle paylaşabilmek ve eğer böyle biri çıkmazsa karşıma sorun değil; çünkü kahve hala güzel, müzik hala çalıyor, yarın erken kalkacağım ve uykum hala yok ve de hayat hala bana ait.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir boş: kayda değer bir şey değil

@han · 2025-04-18 01:04

kayda değer bir şey değil, okumayın. bugün çok şey oldu, dünden kalanlarla uyandım. ilk başta anımsamak istemedim. sonra duşa girdim. hazırlanıp ofise geçtim. arabada şu huzur sesini dinledim: cœur - comme des enfants ofis bu kadar yakın aslında, bir şarkılık. ofise girer girmez elime kahve tutuşturdular. tokalaşmalar merhabalar günaydınlar falan. on beş tane şirketin olduğu ofisler topluluğu burası. kimisi çok yoğun, kimisi bahçede baharın tadını çıkartıyor. benim toplantıma daha yıl var. bahçede kahvemi içtim. biraz sohbet muhabbet.. ana binaya girdim. selamlaşmalar devam etti, biri sarıldı öptü abarttı. biriyle yalnız kaldık, nasılsın dedi. dramatik olsun istemedim. çok iyiyim, dedim. iyi gördüm, dedi. biraz özel şeylerden konuştuk, egomu okşadı. ne yapıyorsun dedi, yazıyorum dedim. ona mı dedi, bloguma dedim. blogumu sordu, söyler miyim.. toplantı saati geldi deyip kaçtım. halbuki hala daha çok var. biriyle iki mil ötedeki mağazaya gittik (bu aralar komiklik olsun diye uzaklık ölçüsü olarak bunu kullanıyorum, hatta abartıp "hadi ama dostum, iki mil ötedeki büyükannemi ziyarete de gidebilirdim" gibi salakça şakalar da eklediğim olabiliyor). alacağımız şeyi aldık ve geri döndük (yolda dinlediğimiz müzik carla bruni'den. neden eklemedim söyleyeyim, ahenk bozuluyor. şarkının adında aşk meşk sevgili gibi bir şeyler geçiyor (kadın). şarkıyı onu bulana hediye ediyorum). arabada sohbet ettiğim kişi akşamki etkinlik için bir şeylerden bahsediyor, ben de nasıl katılmam diye düşünüyorum. çok düşünmeden bahar alerjimi bahane ettim, bu da geçerli sayıldı. ofise geldik. yemek saatiydi, yemek yeme bölümü fazla kalabalık diye henüz acıkmadım dedim. bahçeye çıktım, sigara içenleri gördüm. onların yanına vardığında ilk cümle olarak "ben liberal olduğum için sizi kınamıyorum çünkü ben etliye sütlüye karışmam" dedim. devamında sohbet ettik biraz güldük. sohbetin ortasında, iphone şarj cihazı olan var mı, dedim. sonra telefonumu şarja takıp yemeğe geçtim. daha toplantıya bin yıl var. yemek yerken sohbet edenleri dinlemek bile eziyet gibi; çünkü yemek yerken sohbet etmeyi sevmiyorum.. yemek faslı bitti ve kendimi bir ofiste buldum. bu psikolog kadının ofisi hep huzur verici. gündelik hayattan sohbetler ederken sıkıntılarımı da sıkıştırıyorum araya. ücretsiz çözümler hoşuma gidiyor. bu kez toplantıya gerçek anlamda az kaldığını fark edip kaçtım. toplantı gibi toplantı oldu, içeriğin sıkıcı olduğunu yazmama gerek yok sanırım. sonrasında telefon görüşmeleri, biraz çay, biraz kahve.. normalde çay içmediğimi herkes bilir; ama "sana özel hadi lütfen" deyince kıramayıp içerken aslında fazla olduğu için birine kakalanmak istenen bir çayı içtiğimi fark ettim. günüm güzel geçiyor diye buna aldırış etmedim.. birileri geliyor, birileri gidiyor, birilerinin yanına gidip, birilerinin yanından kaçıyorum. akşam için planlar yapılıyor. bana "geleceksin değil mi" dediklerinde, "mukadderat" dedim. bu kelimenin ağırlığı olduğu için kimse gelmeyeceğimi anlamıyor. gün böyle geçerken giriş kısmındaki insan topluluğunun yanına gidip, onlara işimin olduğunu söyleyip veda ettim. gördüğüm herkese tek tek veda edip çıktım ofisten. evimin oradaki kafeye bakıp kimsenin olmadığını görünce bir kahve içesim geldi, girdim içeri. siparişimi almaya gelen kadına "double shot espressolu, laktozsuz badem sütlü, iced white chocolate blonde karamel macchiato" dedikten sonra "şaka, sıcak filtre kahve, etiyopya" dedim. çalışan kadın "gerizekalı" der gibi gülüp başını sallayıp gitti. ben güldüm; çünkü aklıma "white chocolate mocha" desem, "alçaklık moda" anlar gibi bir şaka geldi.. telefon görüşmelerine devam ettim. oradan oraya savruldum telefonda. şarjım az ben seni ararım, deyip telefonu kapattım. sonra bunları yazmaya devam ettim her aralıkta yazdığım gibi.. neyse ki kahvem geldi, içtim gittim.. girdim markete, kasadaki kadına "iki tane kent d range blue long" dedim. yok, dedi. "kısası olsun o vakit" dedim. o da yok, dedi. "marlboro edge olsun" dedim. güldü ve o da yok, dedi. durdum ve gülecek bir şey düşündüm. en az satılan sigara ne" dedim. ld slims, dedi. gülümseyerek "o olsun" dedim. neden onu aldığıma değil de, neden güldüğümü sordu. ben de "sen de yok derken gülmüştün, neden yok diye sormadım, dedim. bence kadın, bu deliyle uğraşılmaz diye düşündü ve yüzü "tamam" der gibi tebessüm etti. eve geldim. bilgisayarımı açtım, yemek yedim işlerimi hallettim. bu cümleyi kurabilmek yaklaşık altı saatimi aldı. yani bilgisayarı açtıktan sonra işim pat diye bitmedi. sonra yattım uyudum. bu saatte bunu okuyan olmaz, olsa da o buraya gelene kadar ben çoktan uyumuş olurum çünkü yorgunum. eğer bugünkü yaptıklarımı sebatla okuduysan helal sana. ama kayda değer bir şey değil derken bundan bahsetmiştim. bitti.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir psikolog: bir kahve, bir terapi

@han · 2025-04-15 13:44

balkonumda yağan yağmuru izliyordum.. iki hafta önce bıraktığım psikoloğum beni kahve içmeye davet etti. ilk önce sevindim ve o öforiyle "bana gel alkolleniriz" dedim. bu muhteşem ötesi teklifimi öteleyip önce kahve içmemiz gerektiğini söyledi. sanırım kullandığı yöntemin nasıl bir sonuç verdiğini merak ediyor diye düşündüm. teklifini kesin bir tarih vermeden kabul ettim. haberleşiriz dedik ve sohbeti sonlandırdık.. devamını görüşmemizden sonra yazacağım.. ara faslı, psikolog için en sevdiği kahve olan brezilya kahvesini aldım. linkini şuraya bırakabilirdim ya da yukarı kaydırın falan.. tamam komik değil. buradan sonrasını da.. ve o gün geldi. bugün psikolog kişisini aradım. saat 14.30 için sözleştik. psikolog evime yakın olduğu için yürüyüş olsun diye travmatik yollardan yürüdüm. sonuçta psikoloğa gidiyorum. tıpkı, bir gün hastaneden dışarı bakarken karşıdaki evlerde yaşayanlar için babama, "bu evlerde oturanlar ölümsüz gibi rahat yaşarlar" dediğim gibi.. yolda bir kaplumbağa, beş kedi, sekiz güzel kız ve bir tane köpekle karşılaştım. hiçbirine selam dahi vermedim.. neyse psikoloğun bulunduğu yere geldim, sokağın başındaki kafe tarzı elit mekana göz ucuyla bakış attım. acaba içeride tanıdık biri var mıdır düşüncesine dahi girmedim, çünkü benim öyle burjuva zevkleri olan vizyon sahibi arkadaşlarım yok. hepsi memur ve hafta içi bu saatte.. neyse. psikoloğun olduğu kata çıktım. hoş bir şekilde karşılandım. nasılsın dedi. hüzünle karışık ağrılarım var, deyip gülümsedim. ardından, şakaydı iyiyim sen nasılsın falan gibisinden lafımı geri aldım. o sırada filtre kahveyi uzatıp elim boş gelmedim, diyerek şebeklik yaptım. sen geç ben kahve yapayım, dedi. geç dediği yer de uzuuun koridorun sonundaki yayyyla gibi olan oda falan değil. mutfağın yanındaki lobi gibi bir yer, üstelik amerikan mutfak.. danışan odasının tasarımı bitti istersen bir bak, deyip beni heyecanlandırdı. yine uzun koridorlarca yürüdüm ve danışan odasına bakış attım. çok hoş olmuş, deyip yerime oturdum. hala kahveyle uğraşırken, beni hiç aramadın, dedi. bazı şeylerin yükünü bir ömür omuzumda taşıyamam, deyip böbürlendim. kahveyle geldi, öyle birtakım sohbetler ettik. terapist-danışan gizliliği gereği buraları geçiyorum. sohbetin en güzel yerinde ona, bu yaptığımız sınır ihlaline mi giriyor, dedim. güldü ve sen değişik bir adamsın dedi. çünkü ona en son ne zaman aşk acısı çektiğini, ilişkisinin ne zaman bittiğini falan sordum.. ve ona, aldığım tüm rehberliklerin ve terapilerin içinde en verimlisi buydu, dedim. yine bir şeyler not aldı, mesleki deformasyon sanırım deyip işine karışmadım. çıkarken borcumuz nedir, deyip şaka yaptım. davetine icabet ettiğim için teşekkür edip, kendime iyi bakmam gerektiğini, tekrar haberleşeceğimizi söyleyip beni uğurladı. eve dönerken yolda gördüğüm her şeyi tekrar gördüm, bir tek kaplumbağa yerinde yoktu. sabır mı yoksa azim mi seninki bilemedim. üç hafta boyunca tasarlanmış bir post bu..

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir sabaha karşı: içim hâlâ gece

@han · 2025-04-07 03:43

gün doğuyor ama içim hala gece. sabaha karşı üç buçukta uyuyup, yine sabaha karşı beş buçukta uyandım. i̇ki saat. i̇nsanın göz kapakları ağır olsa da bazen içi uykudan daha ağır gelir; ne yorgunluk bırakır, ne gece.. gözlerimi açtım, hava hala karanlık. sanki dünya benimle birlikte uyanmamış gibi. sanki her şey durmuş, sadece ben devam ediyormuşum gibi. yavaşça yataktan çıktım. sessizliği bozmamak için değil, zaten kırılacak bir sessizlik yok. zaten bu saatlerde sessizlik bile sessiz. kahve yaptım; çünkü ölümün olduğu bu dünyada yaşamak ancak küçük ritüellerle mümkün. sabah kahvesi gibi. uykusuzluğun içinden geçen ince bir sızı gibi. bu bir hatırlatma: "sen hala buradasın". i̇lk yudumu alırken gözlerim hala mahmurdu; ama zihnim ayakta. her sabah bir sınav gibi. yeniden başlamanın, kendini yeniden tanımanın bir yolu gibi. kahvenin sıcaklığı içimde eksilen her şeyi geçici bir süreliğine doldurur gibi. kahve sıcak, ama içimde hep bir eksik var.. belki hiçbir şey yolunda değil. belki hiçbir şey düzelmeyecek.. ama bu sabah kahvesi.. biraz da, sana rağmen hayat devam ediyor, hissinde. hırkamı giydim. balkon kapısını yavaşça açtım. serinlik bir misafir gibi yüzüme dokundu. bu cümlem de bana.. balkondan aşağı baktım. uyuyan şehir, koca bir sır gibi uzanıyordu önümde. apartmanların camları karanlık, sokak lambaları yorgun bir huzmeyle yanıyor. ara sıra bir araba geçiyor uzaktan sonra tekrar sessizlik. gökyüzü gri. ne geceydi ne sabah.. bir geçiş, bir eşik, bir başka bir şey. i̇nsan bazen tam da böyle zamanlarda kendini çok net görüyor. elimde kahveyle sandalyeye yaslandım. düşüncelerim bir film şeridi gibi akıyor. kimi günler hızlı, kimi günler ağır. bu sabah ağır olanlardan.. zamanın akmadığı ve sadece durduğu hissi.. i̇çimde biriken kelimeler var. söylenmemiş cümleler. yazılmamış yazılar. sorulmamış sorular.. ve hepsine cevap olan o bir yudum kahve. i̇nsanın içinde bazı sabahlar kelimeler kendiliğinden oluşuyor. gerekçesiz, hesap sormayan cümleler. sadece içini döken. belki de bu yazı da onlardan biri. bir kedi geçti karşı binanın duvarının üzerinden. bir an için göz göze geldik. o da biliyor gibi bu saatlerin tuhaflığını. o da uykusuz ya da belki benim gibi uykusuz kalmaya gönüllü.. gökyüzünde renkler yavaş yavaş değişiyor. gri yerini donuk maviye bırakıyor. uzakta neredeyse görünmeyecek kadar zayıf bir şekilde gün doğuyor. ne uykudayım ne uyanık.. sadece sabahın içinden geçiyorum. ve işte tam bu anlarda, insanın içinden geçenleri tarif etmek zorlaşıyor. ne tam umut, ne tam çaresizlik. arada bir yer.. belki de hayatın kendisi bu: i̇ki ucu arasında salınan bir sarkaç. ne tam gülümseyebiliyorsun ne tam ağlayabiliyorsun; ama hep devam ediyorsun; çünkü bazı sabahlarda var olmak.. ..kahvemden bir yudum daha aldım. hala hiçbir ses yok. dünya uyanmadı. ama ben buradayım. varım. ve işte, bu yazının sonuna yaklaşırken, merak ettiğim bir şey var: gerçekten buraya kadar geldin mi? eğer geldiysen, yorum olarak, bu sabahın anlamı var, yaz. kimseye söyleme. bu küçük bir oyun değil aynı zamanda bir karşılaşma. ben yazarken yalnız değildim, sen de okurken yalnız değilsin gibisinden, içten.. ve bazı sabahlar, yalnızca bir kahveyle dünyaya karşı ayakta kalırsın.. gökyüzü artık tamamen maviye dönüyor. kuş sesleri çoğaldı. şehir nefes almaya başladı. evlerden tek tük alarm sesleri geliyor, insanlar uyanıyor. ama ben.. ben sanki onlardan biraz daha önce uyandım. uykusuzum. belki biraz dağınığım.. ama kahvem bitti, kelimeler içimden döküldü. sabahları sevmek biraz delilik, biraz da hala umut taşıyor olmak.. ve bazen sadece bu kadarı yeter.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog

bir gün: kahveyle başladım, narsistle bitti

@han · 2025-03-22 01:16

bazen böyle gece yalnız kalınca koyu bir kahve yapar içimi kendime açarım. aslında bazen değil, çünkü ben zaten yalnız yaşıyorum. yani burada kendimle dertleşme zamanım gelince demek istedim. her neyse işte, bir kahve, dedim. önce düşündüm ve ardından, olur, dedim. bu fikrim ne kadar sağlıklı diye düşünmeden edemedim. filtre kahve mi türk kahvesi mi diye içimden sorguladım; çünkü bana kahve olsun adının önemi yok, tadı kahve sonuçta. türk kahvesini tercih ettim. sebebi şöyle, akşam filtre kahve yapmıştım, türk kahvesi olana kadar makineyi temizledim ve sabaha kahve hazır olsun diye birtakım hazırlıklar yaptım. aşağıda bir yerlerde bir gönderide bundan bahsetmiştim. bu arada kahve hazır. küllüğü döktüm, kahvemi sehpanın kenarına bıraktım. dedim anlat aslanım. dedi sen yaz, ben anlatırım. burada biraz özel şeylerden bahsettik, doğrulamalar yaptık. topla böl çıkar, sonra sağlamasını yapmadan doğru kabul ettik. haklısın, dedim, kahve güzel olmuş. virgülü doğru yere mi koydum diye düşündüm. aslına doğru, çünkü bu tekniği çok eski bir kitapta görmüştüm. virgül bazen tırnak işareti yerine de kullanılabilir. tıpkı ama, fakat, lakin gibi edatlardan önce noktalı virgül koyulması gibi. hatta kimisi bu edatlardan sonra kullanır, bu çok yanlış. tilt olduğum bir kullanım hatası. neyse işte bu dediğim yerlerde virgül de kullanılabilir. o gibi. bu edatların rolünü daha fazla büyütmeden ana konuya geri dönüyorum.. kahve güzel olmuş.. konu neydi? neyse ben size başka bir şey anlatayım. bir blog sahibi ile tanıştım. şu blogger'lardan biriyle yani. öyle tumblr falan değil. (burada ':)' bu klasik gülücük şeysini kullandığımı düşünün, ama üzerinde sağ üst köşeden sol alt köşeye kadar çapraz bir şekilde 'iptal' çizgisi var) blog sahibi kadın benimle yaşıt sayılır. izmirde yaşıyor. hiç sevmediği bir hayatı ve çok sevdiği iki kedisi var. kadın kendini açmadığı sürece hayat dolu, şen şakrak, musmutlu. yani öyle sanırsın. kendini yalnızca kendisine açıyor, meditasyona, enerjiye, burçlara, rüyaya falan inanıyor; eğer ona yakın olmayı başarabilirsen dökülmeye başlıyor. işte konuşmaya başladıktan yaklaşık 10-15 dakika sonra kendine lanet okuyorsun. öyle ki bu kadının psikolojisini bırak psikologu bile bozulmuş. adam pes etmiş. yeter artık git demiş, senin hiçbir şeyin yok. tam da burada halka mal olmuş bir süper kahraman gibi birdenbire ben beliririm.🦹🏻 hep böyle olmuştur. nerede travmatik olaylar silsilesi yaşamış biri varsa benimle tedavi olur ve tedavisi bitince gider. kimileri buna ah almak diyor, ben buna katılmıyorum. öyle olsaydı ayak serçe parmağımı sehpaya vururdum, patates kızartması yaparken elime yağ sıçratırdım veya kapya biberleri kızartırken patlatır yanardım, salata yaparken elimi keserdim, böbrek taşı dökerdim filan falan.. bu öyle bir şey değil, hep aynı şeyi yaparak farklı sonuç beklememden dolayı olan şeyler benim suçum, bu bana son bir ders oldu. mesela bundan sonra narsist ve/veya borderline ibaresi olan birine denk gelirsem yolumu değiştireceğim veya yabancı taklidi yapacağım ya da evliyim diyeceğim. telefonuma sarılıp, efendim hayatım, iki ekmek bir de yoğurt tamam aşkım, deyip o kişiye görüşürüz diyeceğim. bu kişiye daha fazla yer vermek istemiyorum, tadım kaçıyor. kahvem bitti zaten. bu kararı destekleyen son olay şöyle oldu, yine dün başıma geldi bir şey. detay vermeyeceğim, biri var psikolojisi öyle bozuk ki intihar edeceğim dedi, ben de et dedim kaçtım. hikayem bu kadar. yeni insan tanımak istemiyorum dedikçe insan tanıyorum. bir yere oturdum, kız yanındaki kişiyle konuşuyordu. bilen bilir, ben de podcastteki merve'yi aradım. oradan uzaklaştım, merve biri var.. dedim.. tanışma taktiği söyledi. tamam o iş bende, dedim. geri geldim ve taktik çalıştı. buradan sonrası bende. kadına burcun terazi mi dedim, nereden bildin dedi. sigaramdan bir nefes alırken düşünme fırsatı buldum. burçlara inanmam çünkü, dedim. bu cevabı düşünürken çok cool olduğunu sanmıştım, seslendirince keko gibi olduğunu fark ettim. ama buna takılmadım. ilk defa burcumu tekte bilen biri çıktı dedi, aslan sanıyorlar değil mi ya da koç boğa falan dedim. evet evet diyerek güldü.. dedim bu da salak, kaç.. son bir tanışma daha anlatayım, ayaküstü saçma bir şeydi. markete çıktım, dönüşte önümde yürüyen kadın parfüm sıktı üzerine. bu ne rahatlık, arkasında ben varım. parfüm güzel de boğdu beni, deyip yüzüne baktım. olduğu yerde durdu ve bana döndü, çok pardon özür dilerim deyip güldü. bu calvin klein değil mi, diye salladım, çünkü en sevdiğim o. hayır hödödö gibisinden bir şey dedi. ama bu sonbahar kokusu diyerek konuya kıvam kattım, gerçekten sonbahar kokusu olup olmadığını bilmiyorum. kadıncağız da biliyormuş (!) bunun sonbahar kokusu olduğunu ama alışkanlığını değiştiremiyormuş, bir de anılar kokulara siner, bu benim kokum dedi. hiçte bile, erkek zihni öyle çalışmaz, dedim.. bu konuyu daha detaylıca konuşmak için 'yalnız olmanın mahcubiyeti ne tuhaf his' dediğim kahvecide sözleştik. o gün geldiğinde üzerindeki parfümün CK olduğuna yemin edebilirim. bu en eski kadın taktiği. eski zamanlardaki mendil düşürmek gibi düşünün. birinin sizi etkilemeye çalıştığını sadece parfümden anlamak yalnızca süper kahramanların anlayabileceği bir güçtür. yine kahve yaptım. sahi ne diyordum da konu uzadıkça uzadı. son bir parfüm anısı olsun, ofis ortamında yeni biriyle tanıştım. konuşurken birdenbire sohbetini yarıda kestim ve parfümün çok güzel, adı ne bunun dedim. gülümsedi ve parfümün adını söyledi.. ertesi gün ofisteyken yanıma geldi, kahve içer misin dedi. olur dedim. iki kahve alıp bahçedeki sigara içme alanındaki koltuklara oturduk. parfümü o kadar ağırdı ki, çok sıktığı belli. güneşten dolayı montumu çıkarıp yan karşı koltuğun üzerine bıraktım. bu kadın da montunu çıkarıp benim montumun üzerine bıraktı. halbuki koltuk oldukça genişti.. kahveler içildi sohbetler edildi ve ofislerimize döndük. montum kadın parfümü kokuyordu. kadının bu taktiğini anladığınızı varsayıp devam ediyorum.. hep benim başıma gelir ama bazen av ben olurum: bazı aslan burcu narsist kadınlar vardır, onların kendini kabul ettirme taktikleri var. mesela şöyle, kış kokusu diye adlandırdığım bir parfümümü kullanmaya başladım. o kadın parfümün farkını algılar algılamaz yüzünü buruşturup sen parfümünü mü değiştirdin, dedi.. buradaki yem size paranoyakça gelebilir, ama narsist diyorum o yüzden her şey mubah. evet parfümü değiştirdim dedim. kadın beni kötüledi. sanki o parfümle kötü bir anısı varmış gibi ya da eski sevgilisinin kokusuymuş gibi beni yemledi. ben bunu kafaya takıp o parfümü bir daha kullanmazsam beni ağına düşürdüğünü kabullenecek ve oyunu kendi kurallarıyla oynayacak. buna emin olun. ona avans vermek için parfümü bir daha kullanmadım, beynimi çıkarıp yanına gidemeyeceğime göre şartlar eşit olsun, 1-0 önde başlasın istedim. tam da düşündüğüm gibi oldu. istekleri bitmiyordu. salata yiyelim, diyor, salata geliyor, midem bulanıyor deyip hiçbir şey yemiyor. akşam film izlelim diyor, akşam olunca migrenim tuttu deyip uyuyor.. böyle böyle şeylerle psikolojik oynuyor, çünkü narsistler mağduru oynar. eğer ona değer verdiğinizi hissederse onun içten içe tek mutlu olduğu konu sizi kullanması ve parmağında oynatması olur. bu günlük bu kadar yeter, bir sonraki yazıda bundan devam etmem; çünkü ben bir süper kahramanım.

0 beğeni · 0 yorum · 0 reblog